Daha başta “Dokuz sekizlik sevdaların sahibi ben; isimleri Meriç ve Tuna olan deniz gözlü çocukların diyarından, kömür gözlü Dicle ve Fırat’ların memleketine gidiyorum...” demiş yazar. Anlamışsınızdır bu harika cümlenin meramını.
Edebiyat, özellikle de gezi yazılarında uzun uzun tasvir yapmayı bırakalı çok oldu. Kelimelerden alınmış görev, fotoğraf ve videolara verilmiş. Peki gezi yazıları okunmayacak mı?
Bu eser okuttu kendini. Ne yoktu ki içinde? Bir kere şiir vardı. “Ahmet Arif’in sadece bir tane şiir kitabı var. 'Hasretinden Prangalar Eskittim' Bir tek incecik şiir kitabı bir koca evrene bedel. Zaman kadar sonsuz anlamları barındırır içinde. Kara saplı bir hançer gibidir her mısrası, yüreklere saplanır okudukça, kan revana döndürür ruhları...”
Türküler, onların verdiği duygular vardı.
“Buralarda Yar Seven, Ölmezse Verem Olur”
Ve insan,
“Tam karşıda bir tezgah, bir sürü ünlü kişinin resimleri. Resimlere dikkat edince yelpazenin oldukça geniş olması bizi güldürüyor. En solda Che, hemen altında Apo, onun yanında Ecevit. Üstte Atatürk, solunda Hz. Ali, sağında Ahmet Kaya, altında Yılmaz Güney. Yılmaz Güney’in altında ise Fethullah Gülen…”
Diyarlar vardı.
Hasankeyf’ten Peyruze. Hasankeyfli Peyruze’yi hem yazar hem Ömer anlatıyor. Ben okudukça pürdikkat kesiliyorum.
Hiç duymadığımız özellikleri bu diyarların, “Ömer diyor ki, on bin yıllık bir yapıdır Peyruze’nin evi. Rakamları, yılları, tarihi ve matematiği karıştırmadım; arkeologların araştırmaları söylüyor bunu. Onların hesaplamalarına göre ne milat, ne peygamberler, ne mitoloji, ne edebiyat, ne felsefe vardı Peyruze’nin evi oraya kurulduğunda... Sümer uygarlığı yoktu, Mısır ve Firavunlar, Musa ve Seti yoktu henüz... Ne Işığın Oğlu Ramses ne Bulutları Devşiren Zeus... Apollon Athena, Artemis, Ares ya da diğerleri