Uçurumun kıyısında gezindiğiniz oldu mu hiç? Ya da kalabalık bir masada gülüp eğlenirken, içten içe ağlama isteğiyle boğazınızın düğümlendiği o anlardan birini yaşadınız mı? Umutsuzluğun, boynunuzda yavaşça sıkılan bir ilmik gibi daraldığını hissettiğiniz bir an... Ve Tanrı’nın sizi artık duymayacağına inandığınız o sessiz sonun birden haykırışı?
Semih Yörük, Son Perde romanına işte tam bu duygunun eşiğinde başlıyor. Karakterinin kendini asmaya kalktığı o ilk sahnede Tanrı’nın sesini duyması hem varoluşun sınırlarını hem de insanın kendisiyle hesaplaşmasını sert bir biçimde sorgulatıyor. Bu sahne sadece karakteri değil, okuru da kendi iç uçurumuna doğru çağırıyor. Yörük, zihnimize şu soruyu bırakıyor: “İnanç sarsıldığında, insan kendini hangi sahnede bulur?”
Romanın merkezinde, ünlü tiyatro yazarı ve oyuncu Sinan yer alıyor. Sahnelediği bir oyundan sonra psikoloji öğrencisi Ayla ile tanışması hikâyenin kırılma noktası oluyor. Ayla, Sinan’ın karanlık metinlerinin ardındaki psikolojik gerçeği anlamaya çalışan bir karakter. Röportaj bahanesiyle başlayan bu ilişki kısa sürede bir tür zihin oyununa dönüşüyor. Sinan’ın iç dünyası sahnedeki roller kadar karmaşık; Ayla’nın soruları ise bir terapist kadar derin. Aralarındaki diyaloglar ilerledikçe, bir tiyatro provası mı, bir aşkın filizlenmesi mi, bir psikolojik çözümleme mi, yoksa bir günah çıkarma mı okuduğumuzu ayırt etmek zorlaşıyor.
Roman, kedi-fare oyunu tadında bir psikolojik gerilim yaratıyor. Ancak Yörük’ün tercihi, olayları dallandırmaktan çok atmosferi ve karakterlerin iç çatışmalarını ön plana çıkarmak olmuş. Bu yönüyle kısa bir romanda büyük temalar anlatmaya çalışması, kimi yan karakterlerin yüzeyde kalmasına neden oluyor. Bu da yer yer duygusal bağ kurmayı zorlaştırıyor.
Yine de yazarın dili akıcı; bölümler