#thehike #lucyclarke
"Dört yakın arkadaş. Yılların eskitemediği bir bağ. Ve bu defa... sonu belirsiz bir rota."
Her yıl geleneksel hale getirdikleri kız kıza tatil, bu kez onları Norveç’in vahşi ve ıssız doğasının kalbine, Hardangerfjord’un tekinsiz zirvelerine taşıyor. Lüks oteller, şık akşam yemekleri yok; sadece sırt çantaları, bir harita ve doğayla baş başa kalacakları bir çadır.
Peki, siz olsanız gider miydiniz?
Issızlığın ortasında, sislerin arasında kaybolurken, doğanın gücüne karşı hayatta kalmak mı daha zor, yoksa yıllardır içinizde biriktirdiğiniz ve o ıssızlıkta yankılanmaya başlayan sırlarla yüzleşmek mi?
Lucy Clarke’ın ustalıkla ördüğü The Hike, dostluğun sınırlarını zorlayan, adrenalin ve gerilim dolu bir yolculuk. Zirveye ulaştığınızda, artık aynı kişiler olmayacaksınız.
The Hike'ı sonunda bitirdim ve kesinlikle alışılmadık bir gerilim okuduğumu söylemeliyim...
Lucy Clarke’ın bu 4 kadının yıllık tatili temasını işleyiş şekli hoşuma gitti. Genelde bu tür kitaplarda karakterler hemen birbirini avlamaya başlar ya da sinsi bir intikam planıyla bir araya gelirler. Oysa burada, dağda başlarına gelmedik şey kalmamasına rağmen, karakterlerin birbiriyle savaşmak yerine hayatta kalmaya odaklanmaları çok gerçekçiydi. Ara ara sessizleşseler de, içlerinde büyüttükleri yaralar yüzünden gerilseler de, o bağın kopmaması ve bir arada kalmaları çok hoşuma gitti Özellikle Norveç'in o vahşi doğasını okumak, yazarın bu izole atmosferi gerilimi artırmak için kullanması harikaydı. Kadın arkadaşlığına odaklanması ve karmaşık ilişkileri işlemesi, klasik senaryolardan sonra ferahlatıcı oldu.
Yine de, kitabın beni en çok düşündüren yanı inandırıcılık kısmıydı.
Deneyimsiz bir grubun, bu kadar ağır doğa koşullarına sahip bir dağ rotasına bu kadar hazırlıksız çıkması