Ütopialılar aklı başında insanların, yıldızlar ve güneş dururken bir incinin yada bir elmasın cılız parıltısına düşkünlüklerine şaşarlar. Bir koyunun sırtında taşıdığı yükün en incesinden yapılmış giysiler giyiyor diye bir insanın daha soylu daha değerli olacağını sanması deliliktir onlar için. Kendiliğinden hiç de yararlı olmayan altına neden bu kadar değer verildiğini, insanın dilediği gibi kullandığı bir nesnenin nasıl insandan daha üstün sayilabilecegini anlamıyorlardı. Birde şuna şaşırıyorlardı " Nasıl oluyorda bir eşek kadar bile kafası işlemeyen vicdansız, ahlaksız, budala zenginin biri sadece bikac torba altını var diye akıllı dürüst bir sürü insanı buyruğu altında köle gibi kullanabiliyordu? "
'Bir insan', demişti Platon, ' kalabalık bir insan topluluğunun her gün yağmurda kalıp ıslanmaktan zevk aldığını görüyorsa -ve yanlarına gidip onları fırtınadan kaçmaları için evlerine dönmeye ikna etmeye çalışmanın beyhude bir çaba olduğunu biliyorsa ve onları ikna etmek için yanlarına gittiğinde, kendisinin de onlarla birlikte ıslanmaktan başka eline hiçbir şey geçmeyeceğinden eminse, yapacağı en iyi şey evinde kalmak ve diğer insanların aptallığını düzeltebilecek kadar güçlü olmadığından ötürü yalnızca kendisini ıslanmaktan korumaya özen göstermektir.'
Şimdi, sevgili dostum Morus, içimi açıp en mahrem düşüncelerimi söyleyeceğim. Malın mülkün kişisel bir hak olduğu, her şeyin parayla ölçüldüğü bir yerde toplumsal adalet ve rahatlık hiçbir zaman gerçekleşemez. Ama siz aslan payını kötülere bırakan bir toplumda doğru bir yan bulursanız, büyük çoğunluk yoksulluk içinde kıvranırken doymak bilmez bir avuç insana memleketin bütün zenginliklerini sömürten bir devlet mutlu olabilir derseniz o başka.