Bu üçleme için inceleme yapmayacaktım ama kendimi tutamadım . Serinin tamamı için yazıyorum . SPOİLER İÇERİR!!!
Soruşturmalar , gidişat ve sonuçlar fena değil ama içime sinmeyen de çok şey var bu polisiyede. Bunlardan biri dedektifimizin suçluların kafasının içine girebilmesi, tamamen psişik güçlerle , önsezilerle, içgüdülerle adına ne derseniz deyin birtakım hislerle onları anlayabilmesi. Bir diğeri (son kitapta) dedektifimizin , karısı ölmüş adama yönelttiği saçma suçlaması. Adamın karısı ilk evlendiklerinde ev hanımı olup çocuk büyütmeye karar veriyor ve adam da bir bilgisayar donanım şirketi kuruyor çalışıyor. Aradan geçen 10 küsur yıldan sonra adamın karısı sırf evde oturduğu için can sıkıntısından hayat kadını olmaya karar veriyor, heyecan için ikili bir hayat yaşıyor. Bir gün bir müşterisi tarafından öldürülüyor. Durumu kocasına açıklayan kadın dedektifimiz kendi kendine düşünüyor bu kadın nasıl kötü bir hayat yaşıyor ki bu zenginliği, rahatlığı bırakıp hayat kadını oluyor o pis cehennemi seçiyor ve bu yolda ölüyor. Üstelik kocası nasıl suçlu ki karısının evde nasıl sıkıldığını fark etmiyor, onu anlamıyor hatta nasıl vurdumduymaz ki karısının ikili hayatını bile görmüyor. Tamam bir olaya her açıdan yaklaşılmalı o da sorgulanmalı da ilk akla gelen düşünce bu mu olmalı? BU NASIL BİR DÜŞÜNCE ALLAH AŞKINA?! Serideki hapsedilen, öldürülen, açlık, sefalet içinde yaşayan, hayat kadınlığına uyuşturucuya zorlanan onca kadından sonra tüm bunlara şahit olan bir kadın dedektifin bu cümleleri kurması irrite etti beni. Doğru yerde doğru insana doğru tepkiyi mi verdi acaba diye düşündürdü. Özellikle eski kocası gibi bir omurgasız varken. Eski kocası her aşamada kadını suçluyor, dedektif olduğu için, çalıştığı için, evde oturup çocuğuna bakmadığı için. Kadına musallat olan bir