En kötüsü benim içimden kopup giden o şeydi. Sanki çok değerli bir parçamı kaybetmiştim. Belki aşka olan inancımı, belki kendimde fark ettiğim insanlara olan -zaten eser miktardaki- güvenimi... Sonuçta kaybettiğim o şeyin adını koymam gerekmiyordu, olan olmuştu, sonuçlarına da katlanacaktım. Katlanmam gereken sorunlar ağırlaştıkça, ben daha da vurdumduymaz olmaya çalışıyordum. Esrar, alkol ve ben artık hep birlikteydik. Tercihimi yokuş aşağı kullanmış ve vitesi de boşa almıştım.
Siz benden hiç özür dilediniz mi? Onca kavgada hiç mi haklı olmadım, haklı çıkmadım? Kimsenin benden özür dilediğini hatırlamıyorum. Yapmayın n’olur, denge demiyorum, artı sapmalar varsa illa ki eksi sapmalar da vardır diyorum. Hiçbir şey yoktan var olmaz, vardan yok olmaz diyorum, su 100° C’de kaynar, ısınan hava yükselir diyorum, yani en azından müdahale edip hayatımı yanlış yönlendirdiğiniz için özür dilemeliydiniz diyorum. Diyorum, diyorum…
Psikiyatrideki nöbetçi doktoru hatırlıyorum: “Peki sana ne yapalım, ne istiyorsun? Hap istemiyorsun, uyumak istemiyorsun, ne istiyorsun?” diyordu. “Altı sene sen okudun fakültede. Ben mi söyliycem sana ne yapacağını?” deyip çıktım. Geriye nasıl döndüğümü gene hatırlamıyorum. Kafayı yediğime eminim artık.