Aldatmak bir cinsiyet meselesi değildir. Kadın ya da erkek olmak, aldatmayı ne meşrulaştırır ne de açıklar. Aldatmanın cinsiyeti yoktur; aldatmanın bir karakter dili vardır. Ve bu dil, çoğu zaman eksiklikle, kaçışla ve yüzleşememeyle konuşur.
Aldatmak; bir ilişkide var olan ya da var olması gereken bağı gizlice ihlal etmektir. Sadece bedensel bir eylem değildir; yalanla, saklamayla, inkârla ve çoğu zaman kendini kandırmayla ilerler. Bu yüzden aldatma, “bir hata”dan çok, bir tercih zinciridir.
Peki kim aldatır?
Aldatan kişi çoğu zaman duygularını ifade edemeyen, ihtiyaçlarını açıkça dile getiremeyen ya da dile getirdiğinde sorumluluk almaktan kaçan kişidir. Sorunları konuşmak yerine susmayı, yüzleşmek yerine kaçmayı seçer. Eksikliğini dürüstlükle değil, gizlilikle doldurmaya çalışır. Bu anlamda aldatma; cesaretsizliğin, iletişimsizliğin ve içsel dağınıklığın dışa vurumudur.
Neden aldatılır?
Sebep tek değildir ama ortak payda bellidir: kendilikle temasın kopması. Kimi değer görmediğini söyler ama bunu talep etmez. Kimi heyecan aradığını söyler ama hayatını neden tekdüze kurduğunu sorgulamaz. Kimi “anlaşılamadığını” iddia eder ama kendini anlatmayı hiç öğrenmemiştir. Aldatma, çözüm üretmeyen bir kaçış biçimidir; sorunu bitirmez, sadece erteler ve büyütür.
Toplumda aldatmaya yüklenen anlamlar ise meseleyi daha da çarpıtır. Erkek aldatırsa “doğası”, kadın aldatırsa “ahlakı” sorgulanır. Oysa burada sorgulanması gereken doğa ya da cinsiyet değil, sorumluluk bilincidir. Bu çifte standart, aldatmayı anlamamıza değil, normalize etmemize hizmet eder. Ve normalleşen her şey, yayılır.
Aldatmak; acizliğin bir biçimidir. Kendini ifade edememenin, sınır koyamamanın, gitmesi gereken yerde kalmanın ama kaldığı yerde dürüst olamamanın göstergesidir. Cesur insanlar aldatmaz; ya