Tarık Tufan’ın satırları insanın ruhuna bir türkü gibi dokunuyor; hüzünlü ama melodisi tanıdık. Beni Onlara Verme tam da böyle bir kitap. Kalabalıkların arasında yürürken aslında ne kadar yalnız olduğumuzu, insanların arasında kaybolurken en çok kendimize rastladığımızı hatırlatıyor.
Kitaptaki karakterler sanki sokakta yanımızdan geçen insanlar gibi; çok tanıdık, çok bizden ama bir o kadar da derin. Tufan, birini severken aslında kendimizi aradığımızı, kaybolurken çoğu zaman içimizdeki çocukla baş başa kaldığımızı anlatıyor. Cümleler öyle samimi ki, okurken bazen bir dostla dertleşiyormuşsun hissi veriyor.
Eserde aşk var, ama masallardaki gibi değil; kırık, eksik, biraz da yorgun. Yalnızlık var, ama karanlık değil; insana kendini tanıtan, sessizliğiyle büyüten bir yalnızlık. Ve elbette bir teslimiyet var: “Beni onlara verme…” Bu cümle, kitabın kalbinde kocaman bir çığlık gibi duruyor. Bazen bir insana, bazen hayata, bazen de kendimize söylenmiş bir yalvarış gibi.
Tufan’ın dili akıcı, ama sıradan değil. Bir çay yudumunda içilen derin bir hüzün gibi. Okudukça, satırların arasında kendi yaralarına, kendi kırıklarına rastlıyorsun. Ve belki de en güzeli şu: Kitap bitince bile içinde dolaşmaya devam ediyor, zihninde yankılanan bir şarkı gibi.
Kısacası Beni Onlara Verme, yalnızca bir roman değil; insanın iç yolculuğu. Hüzünle sarıp sarmalayan, ama aynı zamanda umutla fısıldayan bir kitap. Okuruna şunu söylüyor: “Yalnız değilsin, hepimiz aynı hikâyenin içinde birbirimizi arıyoruz.”
Okumanızı öneririm.