• 355 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Scout’un ağabeyi Jem’in on üç yaşındayken kolu kırılmıştır. Aralarında kolunun neden kırıldığını konusunda farklı nedenler söylerler. Babaları Atticus ikisinin de haklı olduğunu söyler. Evde Jem, Scout, babaları Atticus ve aşçıları Calpurnia ile birlikte Maycomb isimli küçük bir kasabada yaşamaktadırlar. Anneleri onlar küçükken ölmüştür.

    Her yaz mahalle komşularının yeğeni Dill gelir ve onunla oynarlar. Bütün yaz komşuları Boo Radley’i dışarı çıkarmak için uğraşırlar. Babaları Atticus bir avukattır ve çok yoğun çalışmaktadır. O yıl Scout okula başlar. Öğretmeni okumayı bildiğini fark edince ona kızar okumasını yasaklar. Okula gitmek istemez, babası akşamları okuyacaklarına söz verince okula gitmeye ikna olur. Ama okulda çok sıkıntı yaşamakta diğer öğrenciler de onunla dalga geçmektedir.

    Okula giderlerken önünden geçtikleri bir ağaca birileri hediyeler ve şeker koyar ancak Nathan Radley ağaçtaki o kovuğu çimentoyla kapatır. Dill o yaz yine gelir ama Scout’la çok oynamazlar artık. O da Bayan Maude’nin terasında yaz boyunca ikindi vakitleri oturarak onunla sohbet eder.

    O kış ihtiyar Bayan Radley ölür. Bayan Maude’ nin evinde yangın çıkar, çocuklar ve komşular ona yardımcı olurlar. O sıralar Atticus’un zenci bir adamın davasına bakması istenir. Bu duruma Maycomb’ lular çok tepki gösterirler. Okuldaki çocuklar da Scout ve Jem’le dalga geçer. Babaları aldırış etmemelerini ve dik durmalarını söyler. Komşuları Bayan Dubose’dan ikisi de çok korkmaktadırlar ama Bayan Dubose babalarının bu davaya bakmasıyla ilgili laf edince Jem Bayan Dubose’un bahçesindeki çiçekleri yolar ve dağıtır. Babaları özür dilemesini ister Jem den. Bayan Dubose Jem’in her gün gelip kendisine kitap okumasını ister. Scout’ la beraber her gün gidip kitap okur ama Bayan Dubose kısa bir zaman sonra ölür. Babaları Bayan Dubose’ un çok yaşlı ve hasta olduğunu yıllardır ağrılarını dindirmek için morfin kullandığını, artık acılarının dindiğini söyler.

    Bir gün Calpurnia çocukları kendi gittiği kiliseye götürür. Çocuklar orda diğer zencilerle tanışır ve onların iyi insanlar olduklarını öğrenir. Babalarının davasına baktığı Tom Robinson Bay Ewell’in kızına tecavüzden suçlanmaktadır. Ama işin aslında kız Tom’ a iftira atmaktadır ama zenci olması sebebiyle kimse inanmaz. O sıralar çocuklara göz kulak olmak için Alexandra Hala gelir. Scout’un bir erkek gibi davranmasını istemez, atık bir hanımefendi gibi davranması gerektiğini söyler, elbise giydirmeye çalışır.

    Mahkeme günü gelince tüm Maycomb sanki panayır izlemeye gider gibi mahkemeye izlemeye gider. Gizlice Scout, Jem ve Dill de mahkemeyi izlemeye giderler. Herkesin ifadeleri alınır. Ancak jüri üyeleri Tom’u, tüm deliller aksini gösterse de, suçlu bulur. O dönemlerde bir zenci suçlu bulunursa cezası idamdır. Tom idam edilir. Çocuklar bu duruma çok üzülürler.

    Ekim ayının sonlarında okulda bir gösteri yapılacaktır, Scout jambon kılığına girecektir. O gün akşam Jem’ le ikisi giderler. Dönüşte yol çok karanlıktır, Scout kıyafeti çıkarmak ister. O esnada birisi çocuklara saldırır. Daha sonra ise aniden adam durur biri gelir ve onları kurtarır. Çocuklar karanlıktan kimseyi göremezler. Babaları gelir, Jem’in kolu kırılmıştır. Onu tedaviye alırlar. Scout abisi için çok endişelenir. Ama doktor ve babası iyi olacağını söylerler. Bu esnada çocuklara saldıran Bay Ewell’ in ekmek bıçağı karnına saplanmış cansız bir şekilde yerde yatmakta olduğunu görürler. Atticus Jem’ in yapmış olmasından endişelenir ama Bay Ewell çocukları öldürmeye çalışırken ayağı takılmış ve bıçağın üzerine düşmüştür. Bay Tate olayı aydınlatır, kimsenin suçlu olmadığını söyler. Çocukları kurtaransa Boo Radley’ dir. Scout onu görünce çok sevinir. Ağaç kovuğuna hediyeleri koyanın da Boo olduğunu anlar. Scout onunla terasta oturur. Babasına Boo’ nun çok iyi bir insan olduğunu söyler.
  • 232 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Bir Tuğba Sarıünal klasiği daha.Çarpışma'da da yazarın daha önceki kitapları olan Sanrı ve Paranoya'da olduğu gibi tıbbi terimlere ve bilimsel verilerle desteklenmiş hastalıklara sahip karakterlere rastlıyoruz.Sevdiklerini kendisine muhtaç ederek kendisine bağlayan ve bundan hastalıklı bir zevk alan Şule Tekinoğlu karakteri kitabın en dikkat çekici kişiliklerinden biri olmuş diyebilirim.Ergenlikte yaşadığı psikiyatrik rahatsızlığının adı kitapta MUNCHAUSEN BY PROXY SENDROMU olarak geçmekte.Bu sendrom hakkında detaylı bir araştırma yaptığımızda şu bilgilere rastlamamız mümkün:

    Munchausen by proxy sendromu (MBPS); çocuğun korunması ve bakımı ile ilgilenen kişinin çocukta bir hastalık varmış gibi davranması ya da dışarıdan müdahaleler ile çocukta hastalık oluşturması sonucu görülen nadir bir sendromdur.Yine bir başka bilgi bu sendromu şu şekilde açıklamakta:
    Çocuk istismarının ağır bir türü olan Munchausen by Proxy Sendromu, bir erişkin tarafından çocuğa yapay hastalık belirtilerinin oluşturulması ile karakterize karmaşık bir istismar türüdür. Çocuk genelde defalarca hastaneye getirilmekte ve yapılan incelemelerde çocuğun hastaneye başvuru nedenine yönelik patolojik hiçbir veri saptanamamaktadır. Buna rağmen ebeveyn tarafından çocuğa yüklenen yapay semptomlar devamlılık göstermektedir.
    Şule Tekinoğlu'nun çocukluk döneminde yaşadıklarını ve yaptıklarını tüyleriniz ürpererek okuyacaksınız.
    Kitapta karşımıza çıkan bir diğer psikolojik rahatsızlık durumu ise FOLİE A DEUX SENDROMU.
    Folie à deux paylaşılmış psikotik bozukluk veya aktarılan hezeyan bozukluğu olarak da isimlendirilen bir psikolojik rahatsızlıktır. Kelime anlamı “iki kişilik deliliktir.” Bu bozuklukta iki veya daha çok kişinin aynı psikotik belirtileri göstermesi, semptomları birbirlerine “aktarması” söz konusudur. Bu kişiler aynı sosyal ortamda bulunan kuzenler, kardeşler, eşler ve sevgililer olabilmektedir.Bu durum kitapta bize nasıl yansıtılmış
    peki derseniz şu şekilde açıklayabilirim; yabancı bir evde kız arkadaşının peşinden gittiğini ve arkadaşının evin terasından atlayarak intihar ettiğini iddia ederek baygınlık geçiren Mert, olayın öncesinde karşı evin güvenlik kamerasını da peşinden gittiği arkadaşının isteği doğrultusunda devre dışı bırakmıştır.Kendi evinden kilometrelerce uzakta yabancı bir evde baygınlık geçiren Mert polislere arkadaşının intiharını anlatsa da böyle bir olayın yaşanmadığını öğrenir ve hayali bir arkadaşa sahip olduğu düşünülür.Ancak; olayın vuku bulduğu evin karşısında yaşayan Suna adlı yaşlı bir kadın da intihar olayına şahit olmuştur lakin Suna hanım Alzeimer hastasıdır.Suna ve Mert'in yaşadıkları acaba folie a deux olabilir mi?

    Çarpışma'da diğer Tuğba Sarıünal kitaplarında olduğu gibi yine bir komiserimiz var:Serhan Balcı.
    Serhan komiser oğlu Mert ile bir takım sorunlar yaşamaktadır ancak oğlu için yapamayacağı şey yoktur.Serhan'ın roman boyunca ne tür mücadelelere giriştiğini heyecan içinde okuyacaksınız.

    Gelelim kitabın ana teması olan çocuk istismarı konusuna.Çocuk istismarı, çocuğun fiziksel ya da psikolojik gelişimini olumsuz olarak etkileyen davranışlardır. Çocuk istismarı 18 yaşın altındaki çocukların ya da ergenlerin ana-babaları, onları bakıp gözetmek ve eğitmekle görevli öğretmen, usta, koruyucu aile fertleri, vasi gibi kişiler ya da yabancı kişiler tarafından yapılan, bedensel veya psikolojik olarak sağlıklarına zarar veren, fiziksel, duygusal, cinsel ya da zihinsel gelişimlerini engelleyen tutum ve davranışlardır.
    Çarpışma'da bu durum ve bu durumun çocuklar üzerindeki etkileri etkileyici bir dille anlatılmış.
    Haşim Bayrak karakterinden sizler de benim kadar nefret edeceksiniz diye tahmin ediyorum..Tuğba Sarıünal'ın yeni romanlarını sabırsızlıkla bekliyor olacağımı belirterek incelememe burada son veriyorum,hepinize keyifli okumalar dilerim.

    Ramazan ÖZKUL
  • Bir gün öğretmenler odasında sınav kâğıtlarını okuyordum. Bir yandan da kız öğrencilerin yanlış olan cevaplarını silip, sınıfı geçecek notu alacak şekilde düzeltiyordum.
    Öğretmenler odasına giren bir beyin bu durum dikkatini çekmiş.
    Neden kız öğrencilerin sınav kâğıtlarını değiştirdiğimi sorduğunda cevabım şu oldu:
    ‘'Bu kızlar eğer sınıfta kalacak olurlarsa babaları okuldan alıp 12-13 yaşında evlendirecek. Ama sınıflarını geçerlerse evlilik yaşları en az 15-16 olacak. Hem en tembel öğrenci bile derste mutlaka bir şeyler öğrenir.’'
    Yarım saat kadar sonra okul müdürümüz beni yanına çağırdı.
    Öğretmenler odasında ne yaptığımı sordu.
    Sınav kâğıtlarını okuduğumu söyleyince müdür:
    ‘'Peki bir bey gelmiş yanına ona ne söyledin?’'
    diye sordu.
    Öğretmen Okulundan yeni mezun olmuştum. İdealist bir yapıya sahiptim. Gençliğin verdiği güçle kızgın bir şekilde
    ‘'Size beni mi şikâyet etti o bey?’'
    deyince, müdür; o beyin müfettiş olduğunu yanına gelip kendisine:
    ‘'Müdür bey benim sizi teftiş etmeme gerek yok sizin zehir gibi gencecik öğretmenleriniz var kendisine teşekkürlerimi iletin’'

    BİR KÖY ÖĞRETMENİN ANISI
  • Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içindeeee
    Eslem'le Esila adında ikiz kız kardeş varmış.
    Adı Eslem olan, bir ipek böceğini andırırmış. Narin mi narinmiş. Eli yüzü kuş üzümü gibiymiş. Esila'nın yanında biraz zayıf kalırmış. Esila ise bir kabak çekirdeğini andırırmış. Taraklı ayakları, pofidik yanakları varmış. İkiz olmalarına rağmen aradaki kilo farkından dolayı rahatlıkla ayırt edile biliyorlarmış.
    Henüz ilkokul birinci Sınıfı okuyorlarmış.
    Bir gün okula giderken, yol kenarında gördükleri bir satıcı dikkatlerini çekmiş.
    Satış yapabilmek için bağıran amcanın yanına gitmişler. Babalarını zor ikna etmişler. Babaları okula gecikmelerini istemiyormuş. Ama kızlarını da kıramamış. Satıcı amcanın yanına gittiklerinde bir sürü satılık kuş görmüşler. Eslem biraz çekingen davranmış. Esila ise tam aksine babasının ellerini silkeleyerek "N'olur bize kuş al babacığım" diye huysuzlaşmış. Babaları onlara söz vermiş. "Şimdi okulunuza gidin. Akşama kuşlarınızı evde bilin." demiş. Kızları okula bırakıp verdiği sözü tutmuş. İki tane kafes, iki tane kuş almış.
    Akşamı iple çekmiş Esila. Eslem pek umursamamış. Akşam olup eve geldiklerinde Esila mutluluktan deliye dönmüş. İlk işi kuşuna bir isim koymak olmuş. Babasına teşekkür etmeyi unutmamış. Babası ismini sorduğunda "putput" demiş. Esila çok mutlu olmuş.
    Eslem ise biraz farklı bakmış bu olaya. "Baba" demiş "izin verirsen ben kuşumu gökyüzüne bırakmak, onu memleketine göndermek istiyorum." Demiş. "Peki" demiş babası. "Yarın uçurup, uğurlayalım" diye anlaşmışlar. Babalarından bir masal dinleyip uykuya dalmışlar.
    Yeni güne neşe içinde uyanmışlar. Esila putputun yanında almış soluğu. "Putputum, günaydın" diye seslenmiş. Eslem'de ise ayrı bir heyecan varmış. Özgürlüğüne kavuşturacakmış kuşunu. Almışlar kafesi ellerine çıkmışlar balkona. Binanın en üst katında oturuyorlarmış. Gökyüzüne yakın sayılırlarmış. Eslem kuşu biraz korkarak eline almış. Sessizce birşeyler mırıldandıktan sonra kuşu usulca salmış. Babası merak etmiş. "Eslem'ciğim söylediklerini benimle paylaşır mısın?" demiş. Eslem babasının kulağına eğilip "sır olsun ama" demiş gülerek. Babası göz kırpmış. "Merak etme, aramızda!" demiş.
    Eslem; "Babacığım gökyüzüyle konuştum. Ona 'sana, sana ait olan birşey gönderiyorum. Bunun karşılığında senden bir şey rica ediyorum." Dedim." demiş. Babası daha da meraklanmış. "Prensesim, ne istedin gökyüzünden?" diye sormuş. Eslem; "benim için bir gün çikolata yağdırmasını istedim babacığım" demiş.

    O gün bu gündür Eslem her yağmur yağdığında gökyüzüne doğru ağzını açarak yağmur damlası yakalar, o yağmur damlaları Eslem'in ağzında çikolataya dönüşürmüş...
  • Arkadaşlar ben bi süre önce (biraz uzun bir süre)önce bi roman okudum ama adını bi türlü hatırlayamıyorum size olay öyküsü ile ilgili bir iki şey söylesem okumuş olan biri adını söylese çok makbul geçer
    1)roman yazarı türktü
    2)iki kardeş vardı hayatın hızına çok kapılmışlardı anneleri öldüğünde babaları bi sahil kasabasına yerlesiyordu onu çok ihmal ediyorlardı...babaları ölmeden önce adını paylaşmadan bi roman yayınlıyordu çocuklarının hayatını anlatan yalnızlık üzerine hayata kapılma ile ilgili falan sonra babaları öldüğünde bu romanı bi arkadaşına veriyordu arkadaşı romanı kardeşlerden birine veriyordu kız diyordu o benim babam mıydı vb...çok üzülüyordu


    Hatirlayan olup adını yazarsa çok mutlu olurum
  • Bir Cumhuriyet Öğretmeninin anısı...
    Bir gün öğretmenler odasında sınav kâğıtlarını okuyordum. Bir yandan da kız öğrencilerin yanlış olan cevaplarını silip, sınıfı geçecek notu alacak şekilde düzeltiyordum. Öğretmenler odasına giren bir beyin bu durum dikkatini çekmiş. Neden kız öğrencilerin sınav kâğıtlarını değiştirdiğimi sorduğunda cevabım şu oldu:
    ‘Bu kızlar eğer sınıfta kalacak olurlarsa babaları okuldan alıp 12-13 yaşında evlendirecek. Ama sınıflarını geçerlerse evlilik yaşları en az 15-16 olacak. Hem en tembel öğrenci bile derste mutlaka bir şeyler öğrenir.’
    Yarım saat kadar sonra okul müdürümüz beni yanına çağırdı. Öğretmenler odasında ne yaptığımı sordu. Sınav kâğıtlarını okuduğumu söyleyince müdür
    ‘Peki bir bey gelmiş yanına ona ne söyledin’
    diye sordu. Öğretmen Okulundan yeni mezun olmuştum. İdealist bir yapıya sahiptim. Gençliğin verdiği güçle kızgın bir şekilde
    ‘Size beni mi şikâyet etti o bey’
    deyince, müdür; o beyin müfettiş olduğunu yanına gelip kendisine
    ‘Müdür bey benim sizi teftiş etmeme gerek yok sizin zehir gibi gencecik öğretmenleriniz var kendisine teşekkürlerimi iletin’"
    dediğini anlattı.

    Derleyen: Attila Saran
    Resimleyen: Attila Saran
  • AVCI DİZİ HİKAYESİ KANALDAN GEÇMEDİĞİNİ ÖĞRENİRSEM HİKAYENİN TAMAMINI PAYLAŞACAĞIM


    1 BÖLÜM

    Aksam karanlığı çökmek üzereydi, Tunç her zamanki gibi sokakta kendini oyuna kaptırmıştı. Yerde bilye oynuyorlardı. Her renkten olan bilyeleri sırayla uzağa dizip kim en başından vurursa ganimeti o topluyordu. Gökkuşağını andıran bilyeler tamamını farklı her birini bir insan gibi görmekte mümkündü. Evin girişinden bir ses duyuldu annesi ona seslenmişti. O kendini oyuna o kadar kaptırmıştıki bu sesi duymamıştı. Bu onun için büyük bir bela demekti. Günün ganimetini toplamakla meşgul olan Tunç sevinç içerisindeydi. Üstü çok kirlenmişti bilye oynarken yere değen dizleri pantolonunun içler acısı hali dışarıdan belli oluyordu. Şehir merkezine yakın bir köyde yaşayan çocuklar sık ağaçlarla çevrili ormanda da oyun oynarlardı. Saat biraz geç olduğu için bugünlük gitmemeye karar vermişlerdi. Uzaktan tehlike yavaş yavaş geldi ensesinden tutup havaya kaldırdı. Hızlıca onu yere fırlattı, acı içerisinde yere kapaklandı. Kafalarını kaldırdıklarında Tunç'un üvey babası Zaim başlarında duruyordu. Yerde duran bilyelere hızlıca tekme attı. Ona sinirle bakan arkadaşları Tunç'un üvey babasına küfür etmek istiyorlardı. Kendilerinden yaşça büyük olduğundan bu cesareti kendilerinde bulamıyordu. Korkarak Tunç evin yolunu tuttu. Çocuklara aşırı sinirlenip küfür edip yoluna devam etti. Hiç kimse bu adamı sevmiyordu. Herhangi birinin sevdiklerinden bile emin değildi.

    Eve hızlıca giren Tunç korkudan rengi solmuştu. Öylesine ondan korkuyordu ona herhangi birinin zarar verebileceğini düşünmüyordu. Kapının arkasına saklandı derin derin soluyordu. Annesi onu görünce çok üzülüyordu. Elinden herhangi bir şey gelmiyordu. Çok can sıkıcı bir durumdu, hayat onlar için çekilmez bir hal almıştı. Böyle bir hatayı nasıl yaptığını düşünüyordu. Onunla evlenmese hayatın nasıl olacağını düşündü, hem nasıl geçineceklerdi. İçeriye ünlü homurdanmasıyla babaları girmişti. Her tarafa çemkirerek giriyor ve özellikle üvey oğlunu bir güzel pataklamak istiyordu. Onun olduğu odaya doğru yöneldi. Çocuğun annesi oğlunu korumak için içeriye girmişti. Babadan hiçbir beklenmeyecek bir şey oldu ve bu sefer onu dövmeyeceğini belirtti. Dinlenip gücünü toplayıp öyle döveceğini belirtti.

    Okulda başı büyük belada olan Tunç, bir yandan öğretmenin verdiği sınav kağıtlarını ve devamsızlığını bildiren kağıtları babasına imzalatmak zorundaydı. Olmayacak işler yine başına gelmişti. İki saat önce daha dayaktan yeni kurtulmuştu. Mutfakta meyve tabağı hazırlayan annesinin yanına gitti. Önce annesinin daha yarısına gelen beline sarıldı. Bir terslik olduğunu hemen annesi bakar bakmaz anladı. Oğlunun yüzüne baktı ve bir korku olduğunu anladı. Israrla annesi soruyor ama ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Eğer kağıtları vermezse bu sefer öğretmen evlerine geleceğini belirtmişti. Mecbur kalarak kağıtları annesi Asiyeye verdi. Sınav ve devamsızlık kağıtlarına bakan annesi ne yapacağını bilmiyordu. Kağıtları göstermezse başı daha büyük belaya girebilirdi. Odanın yolunu tuttu kocasına seslenerek korkarak kağıtları uzattı. Adam bir hışımla kalktığı gibi yerden Tunç'un odasının yolunu tuttu. Önünü kesen annesini Tuttuğu gibi kenara attı. Girer girmez odaya kemerini çıkarttı. Arkasından kimsenin gelmesi için kapıyı kilitledi. Üvey oğlunu bir kum torbası gibi koltuğun üzerine fırlattı. Vurmaya başladı defalarca canı çok yanan oğlunu öyle bir eğitmiştiki ona canı yansan bile ses çıkarmamayı öğretmişti. On beş dakika süren bu dayaktan sonra baba üvey kızının eve girdiğini duydu. Çocuğu bir kenara bırakan baba hemen odadan çıktı. Üniversitede okuyan büyük kızına başka türlü gözükmek istiyordu. Elif çok farklı bir kızdı ela gözleri zayıf bedeni beline kadar gelen uzun saçlarıyla tam bir güzellik abidesiydi. Babaları ona her ne kadar iyi davransa da bunun yapmacık olduğunu biliyor. Ailesine ne kadar kötü davrandığını biliyordu. Burnuna farklı kokular geliyordu. Çoğu zaman annesine boşanmasını söylemiş ama annesi bunu bir türlü kabul etmemişti.

    Gece olduğunda herkes odalarına çekilmişti. Babalarıysa evin çatısında içki içiyordu. Kafası çok bozuktu bir eşine bakıyor. Artık ona yaşlanmış geliyordu. Gözü sadece üvey kızından başkasını görmüyordu. O gece çok içmişti kızının ona kötü davranmasını gururuna yediremiyordu. Ne kadar şirinlik yapsada kızının bunu görmeyeceğini fark etti. Yerinden kalktı kızının olduğu odanın kapısına geldi. Yavaşça eğildi kızını kapının aralık kısmında ona bakmaya başlamıştı. Koridorun kapısı yavaşça açıldı. Dışarıya küçük oğulları çıkmıştı. Babalarının kardeşini gözetlediğini fark etti. Düşünen Tunç işin içinden çıkamıyordu. Babasının kafasına bir şeyler vurup öldürmek istedi. İlk defa ona korkmadan böyle hissetmişti. Babası onu fark etti zorla onu odasına yolladı. Mecburen odasına dönen Tunç biraz bekledikten sonra tekrar koridora çıktı. Ama kimse yoktu ablasının odasına gitti. Garip boğuşma sesleri duydu. Annesini uyandırırsa babalarının onları öldüreceğini biliyordu. Korku o kadar içine işlemiştiki hiçbir şey yapamadı. Bekledikten sonra babası odadan çıktı. Ona içeriye girmesini emretti. Mecburen girdi ondan onu öldürecek kadar nefret emişti. Ablasını merak ediyordu. Tekrar ablasının odasına yöneldi. Adamını attığı anda onu o kadar berbat halde bulduki ona sarıldı. Ağlaya ağlaya gözleri kan çanağına dönmüştü. Durumuna çok üzüldü beraber ağladılar. O gece bir karar verdi. Ne olursa olsun artık ailesinden kimsesinin üzülmesine izin vermeyecekti.

    Sabah olduğunda Üvey babası işe gitmek için yola çıktı. Annesiyse kızının okula gitmemesine şaşırdı. Kapısını çokça çaldı. Çok meraklanan Annesi bir şeyler olduğundan şüphelenmeye başladı. Kapı açıldı annesi kızını gördü. Kızı tok bir ses tonuyla Annesine iyi olduğunu bugün okul olmadığını söyledi. Pek inanmasa da inanmış gibi yaptı. Oğlu okula gitmek için evden çıktı. Okula felan gitmeye niyetleri yoktu. En samimi dört arkadaşıyla buluşup okulu ektiler. Cem Kalyon sarı saçları mavi gözleri içlerindeki en güçlüsü oydu. Arkadaşı Zeki Menen diğerlerinden daha akıllıydı. İçlerinde en küçük boylu olan Salih Atmaca en küçük boylu olan ve en atiğiydi. İleride hakim olmak istiyordu. Salih Atmaca en küçük boylu olan ve en atiğiydi. Bir hırsızdı ama henüz yakalanmamıştı. Oda ileride yakalanmazsa polis olmak istiyordu. Hepsinin farklı farklı yetenekleri vardı. Her zaman gittikleri ormana gittiler. Başına gelenleri arkadaşlarına anlatmaya karar verdi. Nasıl anlatacağını bilmiyordu. Artık yaşları gereği neyin ne olduğuna karar veriyorlardı. Hepsi orta okul son sınıfa gidiyor ama hepsi de cin gibiydi. Yavaş yavaş arkadaşlarına anlattı olup biteni hepsi korkmuş ve şaşırmış bir şekilde ona baktı. Üzerlerinden şoku attıktan sonra hepsi nefret dolu gözlerle baktılar. Tunç'un ne yapacağını sordular. Kesin bir ifadeyle öldüreceğini söyledi. Hepsi ona haklı olduğunu söyledi. Kendi başlarına böyle bir durum gelirse aynı tepkiyi vereceklerini biliyordu. Ona gücünün yetmeyeceğini de biliyorlardı. Sağlam bir plana ihtiyaçları vardı. İçlerinden Zeki cesur bir karar aldı." Onu beraber daha rahat öldürürüz" Dedi

    Şaşkın bir ifadeyle bakan Tunç ona minnettar bir gözle baktı. Kabul edemeyeceğini bildirdi. Zekiyse bunu bir cevap olarak kabul etmiyordu. Diğer arkadaşları da onunla olduklarını beraber öldüreceklerini beyan ettiler. Hepsine şaşırıp böyle arkadaşları olduğu için tanrıya şükür ediyordu. Birlikte plan yapmaya başladılar. Onu öldürmenin en iyi yolunun Ormana çekmek olduğuna karar verdiler. Kimse böylece onları görmezdi. Bir sorun vardı. Hiçbir güç onu buraya getiremezdi. Çok akıllı bir çocuk olan Zeki onu çekmenin çok kolay olduğunu belirtti. Arkadaşları onu anlayamıyordu. İnsanların tek zaaf noktasının para olduğunu belirtti. Ormanda para ve altın bulduğumuzu söylersek rahatça onu buraya çekeceklerini söyledi. Mükemmel bir plandı çünkü insanlar aç gözlüydü ve işe yarayacağını düşünüyorlardı. Planları işe yararsa hep birlikte birer darbeyle işini sonsuza kadar bitireceklerdi. . Evden bıçak almak istediler. Fakat Zeki bunun hata olduğunu evlerinde cinayet aleti tutamayacaklarını belirtti. Haklı olduğu arkadaşları tarafından anlaşıldı. Bütün arkadaşlar cebinden bütün haftalıkları dışarıya çıkarttılar. Paraları birleştirip dört tane bıçak almaya karar verdiler. İçlerinden Salih çarşıya gitmek için harekete geçti. Yakalanmaması çok önemliydi. Eğer görülürse ileride polisler anlayabilirdi. Akşama kadar bekleyen arkadaşlar. Ormanda stresi oyun oynayarak atmaya çalıştılar.

    Saat ilerlemeye başladı. Arkadaşlar gerilmiş bir halde Salihi beklemeye başladılar. İleriden bir silüet belirdi. Gelen arkadaşlarıydı ellerinde bir poşet vardı. Yanına geldiklerinde poşete baktılar. Dört tane gazete kağıdına sarılmış bıçak gördüler. Hepsi birer tane yanlarına aldılar. Geriye sadece Tuncu gönderip onu buraya getirmesini beklediler.

    Yola çıkan Tunç artık hiç korkmadığını fark etti. Korkacak bir durumu olmadığını anladı. Ablasını korkunç duruma düşüren o iğrenç adamı öldürmek artık bütün bedeninin istediğini biliyordu. Ormandan çıkarken karanlığın çökmesine yaklaşık dört saat vardı. Yaz olduğu için saat artık 9 gibi felan kararıyordu. Ağaçlardan çıktıktan sonra köy yoluna girdi. Evlerine artık adım adım yaklaşıyordu. Üvey babası sinirden deliriyor olmalıydı. Son saatlerine doğru yaklaşan babasını düşündükçe istediği gibi delirmesinde bir sıkıntı yoktu. İsterse kendisini bile dövmesinde bir sakınca görmüyordu. Köye yaklaştı içeriye girdi. Her gün köyün sokaklarında oynayan çocuklarını düşününce bugün etraf pek bir sakindi. Evler köyde dağınık bir şekilde yapılmıştı. Yolda giderken köyde oturan halası seslendi ama onu duyacak durumda değildi. Cinayete yavaş yavaş yaklaşıyordu. Nihayet eve yaklaşmıştı.

    Eve girdiğinde annesinin yemek yaptığını gördü. Herkes oturmuş yemeğe başlamıştı. Üvey babası ona biraz hönkürdü ama pek oralı olmadı. Sofrada bir tek ablası eksikti. Annesi kızını yemeğe çağırdı ama ablası tok olduğunu belirtti. Onun durumuna çok üzülüyordu. Zor bir durumdu ve içinde bugün değil de dün ona saldırması gerektiğini düşündü. Başlarına daha kötü bir olay gelmeden durumu düzeltmenin onun boynunun borcu olduğunu biliyordu. Salondan annesi hayvanlara bakmak için dışarıya ahıra doğru gittiğini gördü. Yemek yedikten sonra üvey babasına yaklaştı. Ormanda altın bulduğunu söyledi. Üvey babasının gözleri açıldı ve onu dinlemeye başladı. Nerede olduğunu sorduğunda onu oraya götüreceğini belirtti. O kadar sevinmiştiki ilk defa üvey oğlunun başını okşadı. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı başına neler geleceğini henüz bilmiyordu. Köyden uzaklaşmışlardı ormanın girişine doğru yürüdüler. Üvey babası çok sevinçliydi. Başına talih kuşu konduğunu düşünüyordu. Saat biraz daha ilerlerken babası acele etmelerini emretti. Karanlıkta bir şey göremeyeceğini ikisi de biliyordu. Ama durum Tunç'un lehine işliyordu. Nihayet ormana varmışlardı. Gece ormanda olmak çok tehlikeli bir durumdu ve babası da bunu biliyordu. Ormanın derinliklerine girdiklerinde babası iyice homurdanmaya ve arsızlaşmaya başladı. Çok geçmeden varacakları yere gelmişlerdi. Durdular babası altınların yerini merakla sordu. Çevresini arkadaşları sardı ellerinde bıçakları gören baba ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Arkadaşları altın olmadığını belirttiler. Tunç'un babasına mahkemedeymiş gibi sorgulamaya başladılar.

    Annesinin evden dışarıya çıktığını fark eden Elif mutfağa gitti. Raflardan bir ekmek bıçağı alan Elif odasının yolunu tuttu. Evde çok büyük terslikler olduğunu anlayan anne ne olup bittiğini anlamıyordu. Kızıysa soğukkanlı bir şekilde kendini ölüme hazırlıyordu. Ölümü artık bir kurtuluş olarak algılıyordu. Maalesef bu durumu çanak tutan bir annesi vardı. Onları korumakla görevli olan annesi çocukları yerine bir tercih yapmıştı. Odasına giren Elif geride bir mektup bıraktı. Olan her şeyi anlatan Elif mektubu başının yanına koydu. Bıçağın sivri tarafına tutan Elif onları bastırarak bileklerini kesti. Yerdeki kilim ve Elif'in yatağı kısa süre içinde kan gölüne döndü. Yavaş yavaş ölümün geldiğini hisseden Elif yavaş yavaş gözlerini kapadı.

    Ormanda kapana kısılan üvey babaysa çocuklara sinirle azarlamaya başladı. Çocuklar durumu bildiklerinden ondan hesap sormaya başladılar. Hepsinin elinde bir bıçak vardı. Ne yapacağını ne diyeceğini bilemeyen baba şaşkınlık içindeydi. Kendisini öldürmek için gelen bu dört arkadaştan korkmuyordu. Sadece olanı biteni açıklamalarından korkuyordu. Hepsini alt edeceğinden çok emindi. Dünkü işlediğin suçun üstüne dört cinayet demek ömür boyu hapis cezası demekti. Çocuklar onlar birer katil değildi. Sonuçta onları bu noktaya getirende hayattı ve artık geri dönüşün olmadığını iki tarafta biliyordu. Akıllıca bir hamle yapan çocuklar ikişer metre mesafeyle babadan uzaklaştılar. Bu mesafe ne çok uzak nede yakındı. Avlarına bakar gibi olan çocuklar babanın hamle yapmasını beklediler. Çok geçmeden hamle geldi. Tunç'un üzerine hamle yapan babanın hatası çok büyüktü. Sırtı açıkta kalmıştı. Üç arkadaş aynı anda babaya sırtından bıçakları savurmaya başladılar. Altı yedi yerinden bıçaklanan baba sırtından kanlar geliyordu. Önündeki tek hamleyle tuncu yere yıkan baba arkadaki çocuklara saldırmaya yöneldi. Çok cesur bir çocuk olan Tunç babasını ayağından yakaladı. Bırakmaya hiç niyeti yoktu. Yanına düşen bıçağı alıp sol bacağına sapladı. Hemen yerden kalkan Tunç arkadaşlarının yanına geçti. Son gücünü toplamaya çalışan baba çocuklara karşı atağa geçmeye çalışacaktı. Artık eskisi gibi korkutucu görünmüyordu. Zavallı seken bir adama dönmüştü. Çocuklar tekrardan babanın etrafını sardı. Tekrar hamle yapan baba Zekiye saldırmaya çalıştı. Aynısı tekrardan yaşandı üç arkadaş aynı anda arkadan saldırdı. Tek tek bıçak darbesini babaya karşı savurdular. Son nefesini vermek üzere olan baba yere yığıldı. Orada son nefesini verdi. Üstlerinin kirleneceğini düşünen çocuklar bunun çok kolay bir ölüm olduğunu anladılar. Artık daha büyük bir sorun vardı. Cesedi ne yapacaklarını düşünmeye başladılar. Önemli olanın öldürmek değil, yakalanmamak olduğunu anladılar.

    Arkadaşlar oturup cesedin başında ne karar vereceklerini düşünüyorlardı. Hepsi de yakalanırlarsa ceza evine gönderileceklerini biliyordu. Artık çok temkinli olmaları gerekiyordu. Önce suç aletlerinden kurtulmaya karar verdiler. Bıçakları arkadaşı Salihe veren arkadaşlar onları ormana gömmesini söylediler. Ormanı içlerinde en iyi bilen oydu. Hiç kimse bunları bulamamalıydı. Kendisi dahil bulmamalıydı. Bıçakların hepsi aynı çeşitti. Ağaçların arasından ormanın derinliklerine girdi ve gözden kayboldu. Diğer arkadaşlarsa ailelerinin merak edeceğini düşünerek eve gitmeye karar verdiler. Böylece kimse şüphelenmeyecek gece olunca da cesedi gömeceklerdi. Evlerine dönmeye başlayan çocuklar tamda istedikleri gibi hava kararmadan ormandan çıkmışlardı.

    2 BÖLÜM

    Kızı Elif'in odadan hiç çıkmamasına çok şaşıran anne bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Oturduğu koltuktan doğrulup kızının odasına doğru yürüdü. Önce kapıyı çalan anne içeriden ses çıkmasına şaşırıp kapıyı açtı. İçeriye ilk baktığında şaşıran anne koşarak kızının başına geldi. Ama yaşayıp yaşamadığını bilmiyordu. Hemen komşulardan yardım istedi. Koşarak gelen komşulardan birkaç kişi öldüğünü doğruladı. O an annenin bütün dünyası başına yıkılmıştı. Artık yaşayan bütün hayalleri kızıyla birlikte ölmüştü. Yerde yatan kızın başında bulunan notu okuyan muhtar buranın bir suç mahalli olduğunu anladı. Hemen polislere haber verdiler. Çok vakit geçmeden olay yerine polisler geldi.

    Köye doğru giren arkadaşlar etrafta polis olduğunu anladılar. Çok telaşlandılar bu kadar çabuk mu? Duyulmuştu. Bu soruyu kendilerine sordular. Ama kendileri için gelemeyeceğini başka bir şey için geldiklerini çok geçmeden anladılar. Tunç'un evleri sarı polis şeritleriye kaplıydı. İçeriye girmekse kesinlikle yasaktı. Yanlış bir şeyler olduğunu fark eden Tunç koşarak olay yerine geldi. Annesi bir taşın başında oturmuş ağlıyordu. İlk defa annesini böyle görmek onu derinden yaralamıştı. Etrafına baktı ablası yoktu başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi oldu. Bir kenara çekilip oda ağlamaya başladı. Ablası yaşadığı acıya dayanamayarak İntahar etmişti. İçinden keşke o adamın canını dün alsaydı diye iç geçirdi. Elinden ağlamaktan başka bir şey gelmiyordu.

    Etraf sakinleştiğinde polisler incelemeyi bırakmış, artık sorular sormaya başlamıştı. Önce annesini sorguya çekmeye başladı. Korkarak polislere bütün bildiğini anlatan annesi üvey babasının nerede olduğunu bilmediğini söyledi. Yaklaşık 7 saat önce kendisiyle birlikte çıktığını kimse görmemişti. Artık yakalansa da bir önemi yoktu. Sadece arkadaşları için endişelenmeye başlamıştı. Sokağın başında beklerken arkadaşlarını gördü. Ellerinde kazma küreklerle işi halletmiş gibi duruyorlardı. İçlerinden Zeki arkadaşına kafalarını sallayarak rahat olmasını söylediler. Annenin yanında duran baş komiser arkadaşların gecenin bir vakti ellerinde kazma kürek görünce şaşırdı. Gecenin bir vakti ne yaptıklarını düşündü. Onun için önemsiz bir detaydı ve artık yakalaması gereken bir suçlu olduğunu biliyordu. Tunç durumun verdiği rahatlıkla artık ceset için endişelenmemesi gerektiğini biliyordu. Yanına yaklaşan polisler ona da soru sormak istiyorlardı. İçlerinden ismini daha sonra Yasin Ateş olduğunu öğrendiği, genç bıyıklı yakışıklı olan Baş komiser yanına geldi. Sorular sormaya başladı. Ne cevap verdiysem daha fazlasını bildiğimi fark ediyor. Ama bunun için üzerime gelmiyordu. Tek dertleri üvey babam olacak adamı bulup bir an önce içeriye tıkmaktı. Fakat artık çok geçti. Soğuk toprağın altında yatan bir cesetti ve bu kendinde bir memnuniyet yaratıyordu.

    Geceyi evde geçiremeyeceğini anlayan anne oğlunu alıp aynı köydeki kız kardeşinin yanına gitmeye karar verdi. Zor durumda kaldıklarını bilen kız kardeşi onlara evlerini seve seve açmıştı. Tam bir felaket yaşanıyordu. Herkesin aklında böyle bir düşünce vardı. Hiç kimse bir kıza böyle bir kötülük yapmamalı diye düşünüyordu. Eve girdiklerinde sanki herkes onlara acıyormuş gibi bakıyordu. Çok geçmeden teyzesi evin salonuna yataklarını kurdu. Bu dünyada tek sığınağı kalan oğluyla beraber yattı. Zaman geçiyordu saat gece dört gibiydi annesinin ağladığını gördü. Hemen ayağa kalktı onu teskin etmeye çalıştı. Sessiz kimsenin duyamayacağı bir tonda annesine" onu öldürdüm" dedi

    Şaşırmış bir ifadeyle bakan annesi ne demek istediğini anlamaya çalışıyordu. Tekrar sordu" Kimi öldürdün"

    "Kız kardeşime o iğrenç şeyleri yapan adamı öldürdüm" Annesi şaşırmıştı ama aynı zamanda kendisinin yapması gereken şeyi küçük oğlunun yaptığını duyunca içi burkuldu ve ona sıkı sıkı sarıldı. Artık endişelenmesi gereken bir oğlu olduğunu hatırladı.

    Polisler tüm köyü sorguya çekmeye karar vermişlerdi. Tek bir yanlışları vardı. Oda bu köyde onu kimsenin sevmediği gerçeğiydi. Bütün polisler üvey babalarının bir anda nereye gittiğini araştırıyorlardı. Bazı polisler iş yerini arkadaşlarına sorular sorarken bazıları hala köyde sorular sormaktaydı. Birkaç gün daha gelip gitmişlerdi. Hiçbir netice alamıyorlardı. Artık babalarının durumu bildiği ve kaçtığı kanaatine vardılar.

    Ortalık sakinlemişti annesi ve Tunç eve dönmüşlerdi. Ablasını toprağa vermişlerdi. Evleri artık daha bir sessizdi. Akşam beraber yemek yedikten sonra oğluyla ilk defa yalnız başına konuşma fırsatı buldu. Koltukta oturuyorlar anne oğluna üvey babasını nasıl öldürdüğünü sordu. Ablasının başına gelenleri bilip bilmediğini öğrenmek istiyordu. Oğlu annesinin sorduklarına tek tek cevap verdi. Asıl öğrenmek istediği ablasının başına gelenleri bilip bilmediğiydi, bu onun daha çok sinirlerini bozuyordu. Dürüstçe annesine bildiğini söylemesiyle küçük oğluna bir tokat atan anne tekrardan ağlamaya başladı. Kendisinin bu durumu nasıl öğrenemediğini merak ediyordu. Hatasını tekrardan anlayan Tunç annesine korktuğunu söylüyordu. Ama annesi onu dinleyecek durumda değildi. Biraz sakinleşmişti annesi cesedi ne yaptığını sordu. Küçük oğlunun cezaevine girmesine müsaade edemezdi. Kendisi de giremezdi, ona sonuçta kimin bakacağını düşündü. Düşündükten sonra Tunç cesedi arkadaşlarıyla gömdüğünü belirtince iyice şaşırdı. Koca bir adamı tek başına öldüremezdi sonuçta ve annesi arkadaşlarının kimler olduğunu sordu. Soğuk bir ses tonunda annesine Zeki, Salih ve Cem'in isimlerini verdi. İyice meraklanan anne oğluna onu cesedin yanına götürmesini istedi. Böylece iyi gömüp gömmediklerine karar verecekti. İyice karanlık çöküp gece olmasını, böylece kimsenin görmeyeceğini düşündü.

    Gece çöktüğünde evlerinden ayrılıp doğruca ormana doğru yürümeye başladılar. Saat yaklaşık bir civarıydı kimsenin onları görmesini istemiyordu. Köyden çıkarken ellerinde el fenerleriyle köy yolundan çıktılar. Ormanın girişine doğru yaklaşıyorlardı. Annesi gece yaban domuzu kurtların olduğunu biliyordu. Oğlunun bunlardan korkmamasına şaşırıyordu. Hele bir cinayet belki de tüm hayatı bitebilir şeklinde düşünüyordu. Onda artık bir farklılık olduğunu seziyordu. Bir cesaret patlaması artık bir çocuk olmadığını biliyor fakat bunu kendisine söyleyecek cesareti bulamıyordu. Orman girdiler yaklaşık yarım saat hızla içine doğru yol aldılar. Nihayet cesedin gömülü olduğu alana geldiler. Annesi burasımı diye sordu. Oda kafasını salladı. Toprağa baktı hiçbir çıkıntı göremiyordu. Cesedin burada olduğunu kimsenin anlamayacağını belirtti. Neler yaşadıklarını bundan sonra başlarına neler gelebileceğini tahmin etmeye çalışıyordu. İleriden ağaçların arasından bir ses geldi. Kendilerini birinin gördüğünü düşündüler. İki tane insan gölgesi görür gibi oldular. Etraflarına baktılar korkunun eşiğine geldiler. İleriye sesin geldiği yöne gittiler. Çevrelerinde kimse yoktu, rahat bir nefes aldılar. Tekrardan geri cesedin gömüldüğü alana geldiler. Son bir kez baktı cesedin gömülü olduğu alana ve üstüne tükürdü. Hızlıca oradan uzaklaştılar.

    İki adam karanlık tipli adam bir anne ve oğlunun gece gece ormanda ne işi olur diye düşündüler. Onların ayrılmasından sonra cesedin olduğu alana geldiler. Toprağa baktılar yeni kazılmış olduğunu fark ettiler. Ne saklanmış olacağını düşünmeye başladılar. İçlerinden sakallı, orta boylu olan, üzerinde avcı montu giyen Zekai bastıkları toprakta bir şey gömülü olduğunu anladı. İçinde iri yapılı olan kazım hiç açmamaları konusunda arkadaşını ikna etmeye çalışıyordu. İkisi bu konuda kısa bir tartışma yaşadılar. Arkadaşı ormanın derinliklerine gömdükleri esrar ağaçlarının yakalanacağını, daha kötüsü kendilerinin yakalanacağını belirtti. Zekai hiç oralı olmuyordu. İçinden bir ses para altın bulmayı ümit ediyordu. İki arkadaş el ele verip kazmaya başladılar. Kazdıkça gerilim artıyor, ne bulacakları konusunda şüpheleri artıyordu. Biraz derine indikten sonra o kadarda derine gömmediklerini fark ettiler. Sert bir şeye çarpmışlardı. Elleriyle üzerindeki toprağı attıklarında bir cesetle karşılaşmışlardı. Ayaklandılar o anne ve oğlunun hiç normal olmadığını anladılar. Tekrar geriye cesedi gömdüler. Geriye bakmadan uzaklaşmaya başladılar.