• Arka kapanı okuduğumda acayip cezbeden ama romanı okurken o kadar da etkilenmediğim bir kitaptı. Neden etkilenmedim yazarın dilimiydi beni sarmayan hikayenin ilgin olmamasımıydı derseniz yok hikaye gerçekten etkileyiciydi sanırım yazarın dilini çok sevemedim ben... neyse romana gelecek olursak bir savaş ve savaşta her zaman ki gibi en çok etkilenen çocuklar ve anneleri... babaları kendi ırkları savunmak için sahneye inerken evde kalmış üç çocuk ve anneler annelerinden daha olgun davranan. Bir kız çocuğu evdoksia ve kaçan binlerce anne-çocuk hepsinin tek amacı var hayatta kalmak... kaçış sırasında susturulmak için öldürülmüş bir çocuk... bunun vicdan azabı ile yaşamaya çalışan çocuklaşmış bir anne ... ve bir türk ailenin yanına sığınmaları evlatlık olarak evdoksiadan hediyeye geçiş.. öyle ince bir aile ki istersen evdoksia olarak kal kızım diyor zorlama olmaz seçim senin ... öyle işte hüzünlü bir hayat.
  • Küçücük çorapsız ayaklarına yırtık papuçlar, sıska vücuduna paramparça olmuş kirli paçavralar giyinmiş, soğuk havada tirtir titreyerek avucunu açmış, dilenen altı yedi yaşındaki kız çocuğuna para verdikten sonra;

    "-Ne yapayım Vanya, diye başladı. Şu küçük masumların uğursuz ana babaları yüzünden sokaklarda titremelerine dayanamıyorum. Ama büyük bir talihsizliğe uğramadıkça hangi ana yavrusunun bu haline katlanır? Belki barındığı köşede birkaç yetimi daha var, belki bu en büyükleri. Kadın da hastadır ve onun için bunu yollamıştır. Öyle ya, prens çocuğu değil bunlar! Dünyada prenslerden olmayan öyle çok çocuk var ki Vanya! "

    Dostoyevski, Ezilenler
  • Bir gece gözlerimden nasiplenmek istermişçesine zifiriye çalıyor ve bende bebeğindeyim o gözün, fikrim ferine çerçeve. Öyle boş ki kafamın içi, sanki her rüzgar estiğinde üşüyecekmiş gibi hissediyorum, tarak girmemiş asırlık saçlar yolunmuş gibi hafif ve ferah. Dün izlediğim film, bugün dinlediğim şarkılar, yıllar önce aşık olduğum kız, en sevdiğim yemek, hep onlar gibi olmak istediğim sanatçılar, seyahat etmek istediğim yerler, hep hayalini kurduğum o zenginlik, gerizekalı olduğunu düşündüğüm için muhabbeti kestiğim veya gerizekalı olduğumu düşündükleri için muhabbeti kesen dostlarım, çirkin olduğum için şekilciliklerinden ötürü aşağılık mikroplar gibi gördüğüm insanlar, bir arayış içine girip fikri bunalımlardan çıkmak için girdiğim cemaatler(vb) hepsi sanki görünmez bir el tarafından kendilerine köle edilmiş gibiydiler ama ne sahipleri onları tanıyordu, nede onlar köle oldukları sahiplerini tanıyorlardı, ne sahipleri onları köle olarak kullandırdığının farkındaydı, nede onlar tanımadıkları görünmez bir el tarafından köle olarak kullanıldıklarının farkındaydılar. Sigara içiyordum ve sanki sarhoş olacakmış yada genç bir kızın iffetini lekeleyecekmiş gibi korkuyordum çünkü ailem basit bir sigarayı bile namus meselesi sayacak kadar çok şey yaşamışlardı ama tuhaf olan benim sigarayı bu yaşanmışlıklar yüzünden içtiğimi fark edemeyişleriydi. Bu fark edemeyiş, fark edilse dâhi hiçbir şey yapamayış sanırım cehaletin gücü ile olan birşey ve yine sanırım bu bütün ailelerin ortak özelliği ve yine sanırım bu yüzden olacaktı yarınki darbe. Oldum olası gök olaylarından korkmuşumdur, habersizce inen bir yıldırımdan meselâ. İşte o gece havanın (katil havası dedikleri) boğuk bir halde olması korkumu azmettiriyordu. Belkide sağnağın habercisi olan bir yağmur damlasının sigarama denk gelişidir o korkumun sebebi. Ne yelkovandan nede akrepten haberim vardı ve hep keşke diyordum keşke biri çıksada şunu kıskacına alsa ve kendi kendini öldürüp zamanı durdursa ama işte o akrebin işlevi ile bu akrebin işlevi aynı değil ve sanırım bu yüzden zaman hiç durmayacak. Tıpkı o dinciler ile bu dincilerin aynı işleve sahip olmaması gibi ve yine sanırım bunu yarın anlayacaktı anlatmak istediğimiz musibetsever halkımız. Yıllar önce televizyonlarının karşısında pinekleyerek izledikleri ve ağza alınmayacak küfürler ettiğimizdede bize kızdıkları o oruspuçocuğu yüzünden sanırım yarın anlayacaklardı bunu. O gece her gece olduğu gibi şunu düşünmeden edemedim bugünümüz gelecekteki pişmanlığın bir temelimi yoksa geçmişteki cehaletin bir ürünümü ? Evet bu soruyu sordum kendime ama cevabını daha sabırsız bir şekilde ararcasına sordum ve nerden bilebilirdimki yarın cevabının verileceğini, hadi cevabını er yada geç alacağımızı tahmin edebiliyordum ama bunun 248 şehit, 2196 yaralı ile olacağını nerden bilebilirdim ? Koca donanmanın arasından sızıp bayrağı diken bir devlet bunu bilemediyse ben nerden bilebilirdim evet sen nerden bilebilirdin sevgili yurttaş ? Evet biz bilemedik, sen bilemedin ve devlet bunu bilemedi neden mi ? Çünkü devlet o koca donanmayla değil o koca donanmanın arasından sızıp bayrağımızı diken o askerlerle uğraştı da ondan. Ben bir yandan neden geleceği göremediğime üzülüyor, bir yandan da neden gelecekle ilgili tahminlerim tutuyor diye üzülüyordum. O gecede 5. Sınıftan beri hayalim olan ve sırf Mustafa Kemal'i rol model olarak gördüğüm için bu hayali kurduğum ve tek amacımın çok başarılı bir askeri geçmişe sahip olup emeklilikten sonra devlet idaresinde söz sahibi olmak olduğu ve hayallerimi ve hedeflerimide bu amaç üzere inşa ettiğim kara harp okulu'nu ve orada okuduktan sonra subay olduğumu düşündüm ama bugün geldiğimiz duruma bakılacak olunursa devlet yine donanmayla değil askerler ile uğraşıyor. Eğer öyle olmasaydı ben bugün milli savunma üniversitesinde olacaktım. Umarım bundan kırk yıl sonra bir genç çıkıp 14 Temmuz gecesini böyle anlatmaz. Çünkü ne bugünün subay öğrencileri o okulu hakediyor, nede kırk yıl sonrasının subayları o yıldızları hakediyor çünkü malesef bugünün o torpilci göbekli subay öğrencileri ile kırk yıl sonrasının göbekli subayları aynı kişiler olacak ve yine bana sözlü mülakatta hep Allah'tan, Kuran'dan soran (sözde) dinciler ve akıl babaları yüzünden olacak bütün bunlar. Hep din ve hep dinciler var sahnede umarım bu filmin sonu mutlu biter.
  • Bugün 24 Ekim...
    Her gün gibi takvimden kopan bir yaprak daha...
    Herkes tarihi biliyordur.
    Ama bu tarih benim için çok farklı 7 senedir bu tarihte kalbim yanıyor sanki patlayan bir volkan gibi...
    Neden mi?
    Bugün benim ilk aşkımın, prensimin yani aslanlar gibi iki kız babasının* doğum günü. Bizim hiç öyle sürpriz pastalar kestiğimiz, babasının doğum gününde pastanın mumları üflediğimiz günlerimiz olmadı... (*oğlan delisi olan babaların aslan oğlum lafına karşı benimkinin kullandığı kelime)

    Kırgınım, küskünüm. Nefret ediyorum ve seviyorum, deliler gibi de özlüyorum... Hatta belki de en çok özlüyorum, kızgınlığım da buna izin verilmesine...

    Ve ben çok unutkanım, hiçbir anım yok çocukluğuma dair...
    Hiçbir kötü anı... Hiçbir güzel anı...
    Bazen bazı seçişler aynı zamanda vazgeçişlerdir... Ben kötü anılarımı sildim yanında iyi anılarımdan vazgeçerek...

    Ve uyku... Sonsuz uyku beni bulana kadar en büyük kurtarıcım, bana verilmiş en büyük merhem. Çünkü uyuyup sabah uyandığımda geceden eser kalmazdı, geçerdi... Her şey geçerdi... Gerçi geçen tek şeyin o zamanlar çocukluğum olduğunu bilmeden geçirmişim yıllarımı...

    Küçükken sadece dizlerim yara değildi benim... Dileklerim, kalbim, umutlarım, hayatım... Her şey yaralıydı... Bir zehirdi yaşamam ve benim panzehirim onun ellerindeydi...
    Kırılan kol misali kırık yer yapmıştı dizlerime, hayatın en küçük cilvesinde yara olan dizlerimi artık hiçbir oksijenli su hiçbir batikon iyileştiremiyor...

    Ve ben çocuk yaşta hayat savaşımda komutansız kaldım. Kızgınlığım kime onu da bilmiyorum hayata mı, babama mı, kendime mi...?

    Ben hep özendim, imrendim en çok da kıskandım, ilk aşkı babası olan kızları... Onlar babaları ile gezerken kalbimdeki onlarca balonun ipini bıraktım, uçurdum gökyüzüne... İki tane gözyaşı bıraktım toprağa belki bir gün umutlarıma can olur diye.

    Her baba kızının ilk kahramanıdır derler. Sen benim kahramanım mısın? Hem kahramanlar her zaman iyi olmaz değil mi? Kötü kahramanlar da vardır, yani olmalıdır... Hiç değilse sen benim ilk ve tek kötü kahramanım olabilirsin, gel sen benim kahramanım ol da iyi ya da kötü bir önemi yok...

    Acaba şimdi doğum gününde hissettiklerimi sen de benim doğum günümde hissediyor musun? Acaba ilk göz ağrın olan ben, o gün de kalp ağrısı oluyor muyumdur sana? Ben kadar olmasa da azcık düşünüp, özlüyor musun? Özle çünkü ben çok özlüyorum seni, bilirsin inadım sana çekmiştir...
    Bilirsin ben söylemem ama sen bil oldu mu...
    Ve ben çok kindarımdır, senin sözünü dinleyerek kimseye muhtaç olmamayı öğrendim ama içimdeki kindarlığı atamadım... Benden damlasını esirgeyeni yağmurumla bile karşılaştırmam...

    Küçükken düştüğümde yara olan diz kapaklarımı görüp bana kızardın, bağırırdın "Bir insan nasıl bu kadar şapşal olur, düz yolda nasıl düşersin" ya da "Ne acelen vardı da koşuyordun, bir şey mi yetiştirecektin" diye. Sonra gelir özür diler elini kalbinin tam üzerine koyar ve "Senin parmağının ucuna diken batsa, tırnağın kırılsa benim şuram sıkışır, kanar" derdin o zaman benim ne dizimde acı kalırdı ne de kalbimde sana karşı bir kırgınlığım... Şimdi bana bunları söyleyen sen kalbimi bu kadar kırmaya utanmıyor musun?

    Şimdi ben bunu niye yazdım değil mi?
    Geçen sene bu günü unutmuştum, iki gün sonra aklıma geldiğinde kahroldum biliyor musun, sabaha kadar ağlamıştım... Bir yandan da sevindim, 6 senelik yaram kabuk tutmaya başlamıştı. Yine de iyi mi kötü mü bilemedim. Şimdi bunu yazıyorum ister günah çıkarma de, ister iç rahatlatma, ister dertleşme... Öyle işte...


    Şimdi sen gelsen... Yüzüne bakmam, damla su vermem diyorum... Ama sen gelsen karşımda durup, gözyaşları içinde bana baksan, sana göl olmaz mıyım sanıyorsun?

    Şimdi çok yorgunum ve sana çok ihtiyacım var... Ama sana çok küskünüm...
    Son olarak da bil ki küsmek, özlemeye engel değilmiş...

    https://youtu.be/hEoU2rmveys
    "Küçüğüm, daha çok küçüğüm..."

    https://youtu.be/-4pwkVpWhuI
    "Düşe kalka büyüyorum işte,
    Biraz yaram var ama geçecek bu gidişle..."
  • talihin unuttuğu, tarihin ise unutmadığı çocuklardık o zamanlar. uçurtması olmayan çocuklarla birlikte kuytulara saklanır, avuç içlerimi çeneme dayayarak gökyüzünün kanatsız meleklerini seyrederdim. hepsinin ismine ben doğarken ölen annemin ismini koyardım. babaları yanlarında olan zengin çocuklarının birbirlerini esir almasını isterdim. çok sonra anladım: ne kadar istesem de o kadar istemezdim. yolunu kaybeden bir hikaye gibi yaralardı bu durum beni. uçurtmalardan kaçıp gitmek isteyenleri olurdu içlerinden. yaşamak kötü bir alışkanlıktı zira onlar için. bekledim. içlerinden birinin, evet, sadece birinin ulu bir çınar gibi devrilişini, ölü yapraklar gibi sallanışını bekledim. ve nihayet... oğlunun kopan uçurtmasının peşinden gitmesine izin vermedi bir baba. esirgemek zenginlerin merhamet de fakirlerin kaderiydi şu hayatta. koştum. dikenli tellerin üzerinden atlayan haylaz çocuklar gibi. nereye gittiklerinin hiçbir önemi olmayan çocuklar gibi. üstlerinde sevdiği takımların formaları olan çocukları ezip geçerek yoksul bir mahalleye girdim. küçük bir kız çocuğu elindeki karpuz dilimini ısırarak elektrik tellerine takılan annemi izliyordu. yanına gittim. annem kırık bir eşya gibi hüzünlü gözleriyle bana bakıyordu. arkamdan annemin peşinden koşan bir çocuk daha geldi, etrafa bakındı, gitti ve cebinden çıkarttığı ipe taş bağlayarak geri döndü. ne yapacağını anladım. annemi elimden alacak ve belki de alırken öldürecekti. korktum. çalyaka ederken atletini yırttım. yetişemedim. boynunu elektrik tellerine asarak intihar etti annem. insan, bir ölüme yetişemezdi şu hayatta. ölüm hep bir adım ötede beklerdi bizi. yuvasında aç iki kuş yavrusu birbirlerini tüylerini yerken kelebekler doluştu annemin etrafına. kanatlarıyla rüzgar yapıp salladılar onu boşlukta.

    https://scontent.fesb1-1.fna.fbcdn.net/...9195&oe=5C3D17F7
  • Çocuklar, erkek ya da kız olsun fark etmez, toplumun bir üyesi olmaları nedeniyle erkekler üzerine yapılan menfi propagandadan etkilenirler.
    İlk bölümde kısaca değindiğimiz üzere 6284 sayılı yasanın 16/3 maddesi ile özel olarak görevlendirilen televizyon ve radyolar, kadınların ve çocukların durmaksızın devam eden bir
    şiddetin kurbanı olduğu algısını besliyor.
    Devletin, şiddetin mağdurunun kadınlar, failinin erkekler olduğuna dair ön yargısı, hukuki süreçlerin dışında çocukların babaları hakkındaki değerlendirmelerini de etkilemektedir. Aile Bakanlığının 183 ihbar hattı için yayınladığı propa-
    ganda filmindeki cümlelere dikkat ettiniz mi?
    Masanın altına korkuyla saklanmış bir kız çocuğunun obje olarak kullanıldığı bu tanıtım filmi, tam olarak şöyle son buluyor; “Alo 183; Aile, kadın, çocuk, yaşlı ve engelli destek hattı.
    Çözümü yalnız aramayın! 183’ü arayın.(11)
    Bu kamu spotu ile karşılaşan bir çocuk babasını ve annesini belleğinde nasıl konumlandırır? Üzerinde düşünmek gerekmez mi?
    Çocuklar toplumun bir parçasıdır ve tüm bireyler gibi propagandalardan etkilenirler. Bizzat kamu spotlarında bile şiddetin hedefinde annesi ve kendisi olduğunu gören çocuk için baba, kendisini koruması gereken bir varlık haline gelmiş olmuyor mu?
    Diğer tarafından kadına şiddet propagandasının tüm şiddetiyle devam ettiğini düşündüğümüzde, çocuğun gözünde annesi, korunması gereken bir varlık olarak yer etmez mi?
    Kitabın önceki bölümlerinde değindiğimiz üzere, aile içi şiddet sonucunda erkekler, kadınlara yakın sayılarda öldürülmekte. Anneler, çocuklarını babalardan tam 5,4 kat daha fazla öldürmekte. Cinayet dışında kalan aile içi çocuğa şiddet ra-
    kamlarında da kadınlar önde...
    Normal şartlarda çocukların babalarından çok annelerinden korkmaları gerekiyor ama kamuoyu algısı tam aksi durumda. Üstelik, Devlet destekli kamu spotları da bu algıyı destekliyor.
    Peki, düşünelim o zaman...
    Burada sizce de bir mantık hatası yok mu?
    Dileğimiz, çocukların şiddetten korunmasında farkındalığı artırmak için desteklenen kamu spotlarının başarılı olmamasıdır. Zira başarılı olmaları, çocukları en çok şiddet gördükleri annelerine yönlendirmiş olacak!
    İroni gibi görünüyor ama değil. Maalesef yalın gerçek bu!
    Son bir soru sorarak bu bölümü noktalayabiliriz artık.
    Devlet, 6284 destekli kamu spotları eliyle EYS için uygun zemin hazırladığının farkında mı acaba?