O, er meydanına çıkacak bir pehlivan olarak değil, sakin bir savaş seyircisi olarak doğup büyümüştü. Ürkek ve gevşek ruhu büyük mutluluk kaygılarına, dertlerin, talihin rüzgârlarına dayanamazdı.
Zamanın geçişine, ömrünün boşuna harcanmasına, iyi kötü hiçbir iş yapmayışına, bir ot gibi yaşamasına hayıflanmıyordu. Sanki görünmez bir el onu değerli bir çiçek gibi saksıya koymuş, soğuktan, sıcaktan, yağmurdan koruyor ve şefkatle besliyordu.
Agafya Matveyevna’ya gittikçe artan bir yakınlık duyması, sevgiyle ilgisi olmayan, sadece bir insanın ateş karşısında yavaş yavaş ısınması gibi bir şeydi.
Memuriyete girdiği zaman kendi kendine şöyle bir mantık yürütmüştü: “Kimse insanın karnındakini görmez ve dedikodusunu etmez, ama kalın bir saat zinciri, yeni bir ceket, parlak kunduralar herkesin diline düşer.”