Bir süre önce Erzurum Atatürk Üniversitesi, Alman Filolojisi bölümünde İstanbul Üniversitesi’nden gelen iki öğretim üyesinin konuşmalarında bulunmuştum. Konu bir yapıtı anlamaydı. İlk konuşmada yazınsal bir yapıtı anlama, onaylama yöntemi; ikinci konuşmada aynı yöntemin genel olarak eleştiride, özel olarak tiyatro eleştirisinde uygulanması dile getirilmişti. Bu yöntemde alımlayanla alımlanan (bu yazınsal bir metin olabileceği gibi bir resim, bir müzik parçası da olabilir) arasında iletişim kurma sözkonusudur. Her yakıtın bir iletisi vardır, alımlayan bir mesaj iletir. Alımlayan bunu anlamaya, açığa çıkarmaya çalışır. Ona yol gösteren yapıtın kendisidir, ondan uzaklaşamaz. Başka deyişle hep nesnel düzeyde kalır. Ancak her yapıt bir anlamlar potansiyelidir, tek bir anlam içermez. Bu nedenle alana göre anlam da değişebilir. Hatta aynı kimse aynı yapıtı değişik zaman dilimlerinde farklı alımlayabilir. Böylece nesnellikten uzaklaşmadan bir yapıta değişik yorumlar getirilebilir. Bundan sonraki bölümde bunun nasıl uygulandığını göreceğiz. Bu nedenle burada buna kısaca değindim. Asıl ilginç olan, öğrencilerin konuşmacılara yönelttikleri sorulardı. Bunlar dönüyor dolaşıyor hep aynı noktaya geliyordu: öyleyse hangi yorum doğrudur? Bir yapıtın yorumunda birkaç doğru olabileceğini bir türlü anlayamıyorlardı. hocanın “doğru olan şudur” demesini bekliyorlardı. Her iki konuşmacı da sözü edilen tanımlama yönteminin salt düşünme düzeyinde gerçekleşen bir olgu olmadığını, bunun bir davranış, bir yaşam biçimi olduğu üzerinde durmuşlardı. derslerde kullanılan bir yöntem yaşam biçimi olabilir mi? Bu da onları yadırgattı, pek anlayamadılar. nasıl anlasınlar ki, bunun tam karşıtı olan bir yöntem, nakilcilik, doğruyu sorgulamadan yenilemek, yüzyıllar boyunca yaşamımızı biçimlendirmemiş