Çocukluk aşkı, bir insanda ne kadar iz bırakabilir?
Deniz, Ankara’da üniversiteye yeni başlamış bir gençtir. Kalabalıklar içinde yalnız bir dünyası vardır. Bu hâlinin sebebi, çocukken âşık olduğu ve sonra kaybettiği kızdır. Çocuklukta birine bağlanıp büyüdükçe o bağın gölgesinden kurtulamamak, onun hayatına kapkara bir bulut olmuştur.
Deniz, Mâhi adını verdiği çocukluk aşkının hayaliyle yaşar. Çevresinde arkadaşları var ama yine de kendi iç dünyasına kapanmaktan kurtulamaz. Uzun siyah saçlı birini gördüğünde yüreği yerinden fırlayacak gibi olur; “Acaba Mâhi mi?” diye umutlanır. Sonra yanıldığını fark ettiğinde içindeki boşluk daha da derinleşir. Bu küçük yanılsamalar, aslında roman boyunca büyük bir çatlağın işaretleri gibidir.
Deniz, kendi yalnızlığını kırmaya çalışırken çevresinde de türlü çatışmalara tanık olur. Kâbil, Şeyda ve Andelib üçgeninde yaşanan kıskançlık, gizli ilişkiler ve hayal kırıklıkları, büyük şehrin genç ruhlara biçtiği yazgıdır. Herkes birbirine temas eder ama kimse tam anlamıyla bir diğerini bulamaz. Deniz’in arkadaşlarına duyduğu güven bile çoğu zaman yarım kalır.
Roman, bir aşk hikâyesi gibi başlar ama satırlar ilerledikçe asıl mahiyeti ortaya çıkar: saplantı, kaybolmuşluk, gerçekle hayalin birbirine karışması.
Okur olarak sürekli şu soruyla boğuşuyorsunuz: Deniz’in yaşadığı şeyler gerçekten oluyor mu, yoksa zihninin kurduğu bir oyun mu? Yazar, bu ikilemi diri tutarak hikâyeye hem gizem hem de derin bir hüzün katıyor.
Son sayfalara yaklaştığımda, Deniz’in dünyasının taşlarının yerinden oynadığını hissettim. Gerçek ile hayalin birbirine değdiği, okuru da kuşkuya düşüren anlar… İşte bu, romanın en güçlü yanı. Aşkın bazen insanı ayağa kaldırması, bazen de en karanlık kuyulara sürüklemesi.
İlk Aşka Ağıt, işte tam da bu sınırda dolaşıyor.