Sevginin tek dili varmış, tek dini… İnsan ne zaman yüreğinin sesine kulak verse, hangi dilden, hangi milletten olursa olsun aynı yanardağda kavruluyormuş aslında. Ben de öyleydim; sana bakarken hiçbir alfabe yetmedi, hiçbir kelime ağır gelmedi. Ne Türkçeden, ne Kürtçeden, ne de başka dillerden öteye geçebildim. Sana sadece kalbimin en sade hâliyle konuştum.
Ben sana Kürtçeden öte kelime bitiktirmedim ki… Çünkü dilin değil, gönlün anlatsın istedim. Her bakışımda bir dağın doruğunu, her susuşumda bir nehrin derinliğini taşıdım sana. Seninle konuşurken harflere değil, gözlerinin içine muhtaçtım. Öyle ki, tek bir kelime bile söylemesem, bütün dillerden daha çok şey anlatabiliyordum sana.
Bir gün anladım ki; sevgi, dillerin üstünde, sınırların ötesinde, kitapların yazamadığı, kalemlerin çizemediği bir gerçekmiş. Ne kadar kaçsam da, ne kadar saklasam da kalbim hep seni yazdı. Bazen bir stran gibi yanık, bazen bir dengbêj gibi sabırlı, bazen de sessiz bir dua gibi…
Ve işte hikâyemiz:
Ben kelimelerden bir ev yaptım, duvarlarını Kürtçe dizelerle ördüm, çatısını suskunlukla kapattım. Sen o evin içinde, en güzel misafirimdin. Ama bil ki, ben sana hiçbir zaman dilden ibaret sözler kurmadım. Benim bütün cümlelerim, bütün sessizliklerim, bütün yarım kalışlarım bir tek şeye dönüyordu: “Seni sevmek.”
Çünkü sevginin dili yokmuş, dini yokmuş… Yüreği yanana tek bir kelime bile yetermiş.