Kimi zaman anlatı için abartılı iddialarda bulunulur. Uzun bir geçmişi vardır anlatının; hikâye anlatıcılığı insanlık kadar eskidir. Bazen anlatılarla düşündüğümüz, düşlediğimiz, anlatılarla sevip hareket ettiğimiz söylenir. Zamana bağlı yaratıklar olduğumuz göz önünde bulundurulursa, bu bir açıdan doğru. Ama bütün insanlar varoluşlarını bu şekilde deneyimlemezler. Bazıları hayatlarını tutarlı bir hikâye gibi görürken bazıları görmez. Aynı şey farklı kültürler için de geçerlidir. Akla şu eski şaka geliyor: "Hayatımda harikulade karakterler var ama olay örgüsünü bir türlü kuramıyorum." Yaşamı bir yolculuk gibi gören basmakalıp metafor, herkesin aydınlatıcı bulmayacağı bir amaç ve süreklilik hissini ima ediyor. İnsanlar tam olarak nereye gittiklerini sanıyorlar? Bir hayat, tıpkı bir sanat eseri gibi, hedefi olmadan da anlamlı olabilir. Çocuk sahibi olmanın ya da cart pembe tayt giymenin amacı nedir? Tristram Shandy, Karanlığın Yüreği, Ulysses ve Bayan Dalloway gibi kurgu eserler insan hayatını hedefe odaklı, mantıklı bir şekilde gelişen ve sonuna kadar tutarlı bir şey gibi görmekten kurtulmamıza ve böylelikle hayattan daha çok zevk almamıza yardımcı olabilirler.