Bir zamanlar dergi toplantısında şöyle bir konuyu ele alıyorduk; neden insan sever ve neden hep bir insanın olma ihtimali kenarda durur? Tam olarak bu konumuydu emin olamadım ama soru sevginin neden her daim diri olmasıydı. Ortaya ilk olarak acının, sevgiyi keseceği fikri atıldı. Bunun temelinde yatan tanımlama ise, elimiz kesildiğinde bazı büyük gibi görünen sorunların ortadan kalkmasıydı. Mesela evde ne yemek yapacağını düşünen birinin eline bıçak saplansa, bunu düşünmeyi bırakır, kesilmiş eliyle meşgul olur. Yani, acı şeylerin olma ihtimalinin yakınlığı, duygusal arzuyu yok sayabilir. Ben de şöyle dedim “Hayatımızda böyle bir duygusal acı varken elimizi doğrayabiliriz, yanımızda bıçak taşıyalım, satılık bıçak var 50 lira” (o zaman paraydı he, yıl 2019) gülmüştük.
Tabi bu tanımlama, insan değerlerinine ve fıtratına uygun değildi. Çünkü, bir şekilde sevgi gerekliydi. Bunu yok sayamazdık. Bunun gereğini unutmak için ise hep maddesel uğraşlar ile vakit geçiremezdik. Bir arkadaşımız dayanamadı ve dedi ki: “Ben unutmam! Sevdim mi tam severim, umrumda değil, sevgiyi insan için kötü göremem.” Güzel bir çıkış yaptı ama yüz şekli ve ortamda oluşan sessizlik komik gelmiş olacak ki gülmüştük.
Daha sonra alıntılar yaptık. Cahit Zarifoğlu’ndan eşine hitaben “Elmanın yarısının büyük parçasını bana verdiğinde sevdiğini anlamıştım.” dediği… Nuri Pakdil’den “Sevdiği meyve olursa kasa kasa alırdım, sevdim mi abartırdım.” gibi dediği… Sabahattin Ali’den “Deli gibi değil, gayet aklı başında seviyorum.” dediği… Peygamberimizin (sav) “İki gözümün çiçeği” diye ifade buyurduğu… Alıntılar bunun belki de on misli kadar uzadı, kitaplardaki satırlara gitmiştik, duru bir ortam oldu, duygusallık bastırdı… Ortamdaki sessizliği bozmak istedim ve kesici alet olmadığı için kalemin sivri ucunu