Temsil-etmeyişi açısından her düşünme tarzı duygu adını alacaktır. Bir istek, bir arzu, bir irade, kesin bir şekilde, bir şey istediğimi anlatır; istediğim şey bir temsil nesnesidir; istediğim şey bir fikirde verilidir; ama istemem bir fikir değildir, bir duygudur; çünkü temsili olmayan bir düşünme tarzıdır.
Herhangi bir şey yapmak gerekmiyor, bulmak gerekiyor. Kendi inceliğini bulmak gerekiyor - yani çekilmek değil, bir parçası olarak girebileceğim daha üstün bireylikleri icat etmek gerekiyor - çünkü bu bireylikler önceden yoklar.
"Adamın birinin kafasına bir taş düşmüş olsun, bundan doğal olarak taşın onu öldürmek için düştüğü sonucu çıkarılmaz mı? Bu dünyada tesadüfe yer olmadığını göstermenin daha iyi bir yolu var mıdır? Belki bunun olduğunu, çünkü rüzgârın estiğini, adamın da o sırada oradan geçmekte olduğunu söyleyeceksin. Ama onlar ısrar edecekler: Neden rüzgâr tam da o anda esmiş? Eğer yine rüzgârın kalktığını, çünkü denizin bir gün önce sakinken aniden dalgalanmaya başladığını, adamın ise bir dostu tarafından davet edilmiş olduğunu söylersen; yeniden ısrar edecekler ve soruları asla bitmeyecektir: Peki neden deniz dalgalanmıştı? Neden dostu tam da o gün davet etmişti? Ve böylece nedenlerin nedenini sorup durmayı asla bırakmayacaklardır; ta ki sen Tanrının iradesine, yani cehaletin tımarhanesine sığınıncaya kadar..."
Spinoza bize ebedi saadete giden bir yol vaat eder; doğamızı Doğa'yla uyumlu hale getirmeyi ve kendimizi -akıl sayesinde- kozmik senfoniye göre akort etmeyi başardığımızda en saf sevince ulaşacağımızı söyler. Bu anlayış Albert Einstein'ı son derece etkilemişti. Kendisine çok sık sorulan Tanrı'ya inanıp inanmadığı sorusuna hep aynı cevabı verirdi: "Spinoza'nın Tanrı'sına, var olan her şeyin ahenginde kendini gösteren Tanrı'ya inanıyorum. Ama insanların kaderi ve davranışlarıyla ilgilenecek olan bir Tanrı'ya, hayır."
Sayfa 80 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu