şöyle düşün. birini gerçekten hayatından gömmek diye bir şey yok aslında. toprağa giren beden oluyor, aklındaki versiyonu değil. çünkü hafıza denen şey biraz arsız. silinmesi gereken yerde özellikle direniyor. yürürsün mesela bir sokaktan, bir şey yok ortada. aynı kaldırım, aynı duvar, aynı gölge. ama senin aklında biri hâlâ o köşede durur. biri gülmüştür orada, biri sana dönüp bir şey söylemiştir, biri saçını kulağının arkasına atmıştır. ve beynin o anı tekrar tekrar oynatır. sanki eski bir filmi ileri geri sarar gibi.
kötü tarafı şu; dünya hiçbir şey olmamış gibi devam eder. trafik akar, insanlar kahkaha atar, biri dondurma yer, biri sevgilisinin elini tutar. sen ise bir anlığına durursun. çünkü bir ses, bir koku, bir şarkı, bir rüzgâr. hepsi bir anda seni yıllar öncesine fırlatabilir. aklın garip bir yer. zaman çizgi gibi ilerlemez orada. bir saniyede geçmişin ortasına düşersin.
insanı en çok şaşırtan da bu zaten. biri gitmiştir ama bazı yerlerde hâlâ yaşamaya devam eder. bir bankta otururken, bir kapıdan çıkarken, bir sokağın köşesini dönerken. sanki az önce oradaymış gibi. elini uzatsan değecekmiş gibi. halbuki yoktur. sadece anının bıraktığı iz vardır.
sonra zaman dediğimiz o garip şey devreye girer. ilk başta nefes almak bile zor gelir insana. yemek yemek bile anlamsızdır. güneş doğar ama insan içinden “biraz bekleseydin” der. sanki dünya da birkaç gün durabilirdi. ama durmaz. dünya hiç kimse için durmaz zaten. kaba ama gerçek bir sistem.
yavaş yavaş öğrenirsin sonra. unutmayı değil. onunla yaşamayı. anı dediğin şey tamamen kaybolmaz. sadece keskinliği azalır. bir yara gibi düşün. ilk zamanlar dokununca yanar. sonra kabuk bağlar. sonra bir gün fark edersin ki artık canını eskisi kadar yakmıyor. ama iz hâlâ oradadır.
bazen biri sorar “geçti mi?” diye. insanın