t

Tefekkürât

3 üye · 14 yeni gönderi
Takip
BİRLİK-ÇOKLUK İLİŞKİSİ...
(...) “Asıl-gölge” düzeninin tecelli ve derece planındaki görünüşüdür. Tek bir hakikatin çok görünüşte belirmesidir. Bir olan asıldır; çokluk onun gölgeleri, akisleri, misalleri ve dereceli görünüşleridir. Su gibi “bir” olan keyfiyetin (mânânın) çeşitli kalıplardaki çokluk içinde görünüşünü ifade eder. Burada mesele bir mânânın kalıba girmesi değil, bir hakikatin çok tecelli ve derece hâlinde görünmesidir. Mutlak Hakikat’in bir, tecellilerin çok olması; Peygamberî merkezin bir, sahabe vasıflarının çok olması; Kurtuluş Yolu’nun bir, mezhep ve içtihad tafsillerinin çok olması bu sınıfa girer. Çokluk asla bağlı kaldığı sürece aslın birliğini çoğaltmaz, parçalamaz, bozmaz; onu farklı derecelerde gösterir. Asıldan kopmuş çokluk ise dağılma ve sapmadır. Burada önemli olan, çokluğu yok etmek değil, çokluğu birliğe bağlı tutmaktır. -REHA KANSU, "İbda Düşüncesinde Temel Kavramlar (2)", -II- Birlik-Çokluk İlişkisi-, besincidevre.org, 14 Haziran 2026-
Tefekkürât
İBDA'yı Okumaya Nereden Başlamalıyım?
“İBDA’yı okumaya nereden başlamalıyım?” Bu soruya genellikle dilin ağırlığı, eserlerin zorluğu veya hangi kitabın daha kolay anlaşılacağı açısından cevap aranır. Elbette bunlar bütünüyle önemsiz değildir. Çünkü İBDA dili ilk temas eden okuyucuya ağır gelebilir; kavramlar yoğun, cümleler girift, göndermeler geniş, meseleler sembollerle iç içedir. Fakat soruyu soranın öğrenmek istediği şey çoğu zaman yalnız bu değildir. O, aslında şunu sormaktadır: İBDA’nın vermek istediği ilk ders nedir? İBDA nasıl okunmalı? İBDA’yı nasıl doğru anlayabilirim? Buna karşılık, İBDA Külliyatı’nı okuyup anlama meselesi de yalnızca “şu kitaptan başla, sonra bunu oku, ardından buna geç” şeklinde liste sırasıyla çözülecek bir mesele değildir. Çünkü İBDA’nın da okuyucusundan talepleri vardır. Başlangıçta ilk öğrenilmesi gereken şey, kitap isimlerinden önce okuma tavrıdır. İBDA, roman gibi tüketilecek, akademik makale gibi fişlenecek, ideolojik broşür gibi ezberlenecek, tasavvuf risalesi gibi sadece zevk edilecek bir külliyat değildir. Çünkü İBDA okumak, malûmat toplamak değildir. İBDA okumak, düşüncenin merkezini değiştirmek, kavramlar arasındaki nisbeti görmek, meselelere İslâm’a muhatap anlayış zaviyesinden bakmayı öğrenmektir. İBDA okumak, bir dilin içine girmek, kavramların birbirine nasıl bağlandığını görmek, aynı meselenin farklı eserlerde nasıl yeniden açıldığını takip etmek, her kitabı kendi mevzuu içinde okurken bütünle irtibatını kaçırmamaktır. Külliyatın zorluğu da, bereketi de buradadır. Bu külliyata hangi kitaptan başlanacağı kadar, hangi tavırla başlanacağı da önemlidir. Hattâ daha doğru söylersek, tavır yanlışsa doğru kitaptan başlamak bile okuyucuyu doğru yere götürmeyebilir. **Bu yüzden meseleye “önce en kolay, en akıcı kitabı okuyun” diye cevap vermek
Tefekkürât
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
GİZLİNİN GİZLİSİNİ BİLEN HEP HAKLI ÇIKAR...
900 Katlı İnsan'ı yıllar önce okumuştum. Beğenmiştim. Mustafa Merter Hoca'ya eserinin ismini ilham edense Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretleridir: "Aziz dost! Sen tek bir kişi değilsin. Bir âlemsin! Derin ve çok büyük bir denizsin. Ey insan-ı kâmil! O muazzam varlığın belki dokuz yüz kattır; dibi, kıyısı olmayan bir denizdir. Yüzlerce âlem o denize gark olup gitmiştir! Bu konuyu anlatmak uyanıklığın da uykunun da elinde değildir. Zaten bu dünya ne uyanıklık ne de uyku yeridir!" Mevzu "insanın katları" olunca aklım ister istemez Tâhâ Sûresi'ne gidiyor. 7. âyette geçen bir ifadeyi hatırlıyorum. Kısa bir meali şöyledir: "O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir!" İşte Mevlana Celaleddin Hazretlerinin mezkûr sözünden bu âyete de bakıyorum. Ferman-ı ilahînin fıtratımızdaki bir yana işaret ettiğini tefekkür ediyorum. Nedir? İnsan tek kattan ibaret değildir. Cümle latifelerinin ifade-i meram ettikleri bir meclistir. Bu meclisin dışarıya aksettirdiği karar bir de çıksa içeride nice nice "al-ver"ler olmaktadır. Ve Alîm-i Mutlak olan Rabbimiz de bize, bu âyet-i celile ile, "içeride olanlardan haberdar olduğunu" beyân buyurmaktadır. Zira, o sadece Rab değildir, Rabbü'l-Alemîn'dir. Hiçbir âlem onun bilişinden saklanamaz. İster büyüklüğüne, ister küçüklüğüne, ister tasannusuna sığınsın. __Yalnız şuur-şuuraltı düzleminde ele almayalım bunu lütfen. Fazlası da var. Ki kitabında Mustafa Hoca sarhoşluğunda bambaşka bir karaktere dönüşen insanların dahi bu sırrın parçası olduğunu söylüyor. Yâni sarhoşluk onları dönüştürmüyor. İçlerindeki başka bir katı ortaya çıkarıyor. Tıpkı Split filminde olduğu gibi. Doğru çağrıyla içeride varolanlardan birisi yüzeye çıkıyordu. İrâde bu çağrının aracı oluyordu. Mâlûm: Karşılaştığımız insanlar dahi bizdeki farklı katları uyandırabilirler bazen. Yüzlerine
Tefekkürât
MERKEZ ÇEVRE İLİŞKİSİ...
(...) Burada mesele, çokluğun varlığı değil, çokluğun hangi merkeze göre mevkilendiğidir. Hakikatin bir merkezde toplanması ve çevrede ona nisbetle düzenlenmesidir. Çevre merkezin dışına atılmış alan değildir; merkezin etrafında anlam kazanan, onunla nisbetlenen alandır. Meselâ Fert Hakikati merkezdir; Topluluk Hakikati onun çevrede, kadroda, ümmette, mezhep ve vazife düzeninde görünmesidir. Fert Hakikati, Gaye İnsan-Ufuk Peygamber’de merkezlenir. Topluluk Hakikati ise bu fert hakikatinin sahabe kadrosunda, ümmette, mezhep ve vazife taksiminde aktüelleşmesidir. Topluluk hakikati, Peygamberî fert hakikatinin zaman ve mekân boyunca insan ve toplum meselelerinde vasıflandırılışının sayılı bir asılda temsilidir. Sahabenin içtihadı bu yüzden sıradan hüküm çıkarma değil, topluluk hakikatinin gerçekleşmesi ve toplulaştırma işidir. Yeni mesele, zamanî sahada belirir; sahabi onu zamanüstü merkeze bağlar ve topluluk hakikati içinde yerli yerine koyar. İslâm’da önce bulma, sonra arama rejimi dediğimiz şey, aslın merkez olarak önce verilmiş olmasıdır. Arama, aslı icâd etmek değil, asılın gölgeler âlemindeki akislerini doğru okumaktır. Zorunluluk-hürriyet ilişkisi de bunun içindedir. İBDA düşüncesinde hürriyet zorunluluğun iptali değildir; zorunluluğun şuuruna varıp onu vazifeye çevirmektir. Ölçü önceliği meselesi de bunun içindedir. Ölçü yoksa, oluş idrâki de yoktur. -REHA KANSU, "İbda Düşüncesinde Temel Kavramlar (2)", -III- Merkez-Çevre İlişkisi-, besincidevre.org, 14 Haziran 2026-
Tefekkürât

Tefekkürât Konusuna Benzer öneriler

f
Fikriyat1 üye · 8 yeni gönderi
Takip
İnsan ve evrim3 üye · 1 yeni gönderi
Takip
g
Takip
ASLOLAN MÂNÂDIR; KALIP ONUN GÖLGESİDİR...
(...) Eserlerde “sonsuzun sûrette, mânânın kalıpta, muhtevanın şekilde, keyfiyetin kemmiyette ve zamanın mekânda görünmesi” veya “ruhun pıhtılaşarak madde haline gelmesi” şeklinde kurulan bu ilişki, görünmeyen ile görünen, potansiyel ile aktüel, iç ile dış, mânâ ile ifade arasındaki intikali vurgular. Mânâ-kalıp ilişkisi, asıl-gölge ilişkisinin ifade planındaki görünüşüdür. Mânâ asıldır; kalıp onun gölgesidir. Gölge, aslı gösteren, asıldan haber veren, asla nisbetle mânâ kazanan görünüş demektir. Kalıp mânânın aynı değildir; mânânın misali, sureti, izi, taşıyıcısıdır. Aynı ilişki muhteva-şekil, keyfiyet-kemmiyet, ruh-madde, isim-mânâ çiftlerinde de işler. -REHA KANSU, "İbda Düşüncesinde Temel Kavramlar (2)", -I- Mânâ-Kalıp İlişkisi-, besincidevre.org, 14 Haziran 2026-
Tefekkürât