En çok Laika’yı düşünüyorum. Ona Küçük Kıvırcık, Küçük Böcek, Küçük Limon adını takmışlardı, iniş yapmak için tasarlanmamış bir uzay aracına bağlanmışken...
Gözleri karanlıktan körleşmiş baba başını kaldırdı.
- Ne bekliyordun ki? Öldü ... Böylesi daha iyi.
Annenin hıçkırıklarını duyan Madam Bonnet lambasıyla geldi. Bunun üzerine iki kadın Charlot'yu düzgünce yatırırken kapıya vuruldu: Yardım olarak on frank, ek mek ve et gelmişti. Ablak bir ifadeyle gülen Morisseau Yardımseverler Derneği'nin treni hep kaçırdığını söyledi.
Zavallı çocuğun sıska cesedi bir tüy gibi hafifti! Şiltenin üstüne soğuktan donmuş bir serçe yatırsalar bundan daha fazla yer kaplardı...
Dünden beri hiçbir şey yememişlerdi, çocuksa kapıcının getirdiği bir fincan bitki çayını içmişti. Başını ellerinin arasına almış, ne yapacağını bilemez bir halde masanın önüne oturmuş olan babanın kulakları uğulduyordu. Her adım sesinde kapıya koşan anne nihayet belediyeden yardım geldiğini sanıyordu.
Bir sabah doktor bir daha gelmeyeceğini söyledi. Çocuk ölmek üzereydi.
- Onu bu nemli hava öldürdü, -dedi.
Morisseau yumruğunu göğe doğru salladı. Demek yoksullar her havada ölüp gidiyor! Don tutuyor, hiçbir işe yaramıyor; buzlar çözülüyor , daha da beter oluyordu.
Karısı istese otuz kilo kömürle üçü birden yanabilirlerdi.
Böylece her şey daha çabuk biterdi...
One of Shakespeare’s most gripping tragedies, explores the destructive nature of unchecked ambition. Set in a dark, foreboding Scotland, the play follows Macbeth’s ruthless ascent to power, driven by prophecy and his own moral decay. Shakespeare masterfully portrays the psychological turmoil of Macbeth and his wife, as their guilt manifests in madness and paranoia. Themes of fate, power, and moral consequence intertwine with rich, poetic language, creating an intense, haunting narrative. Macbeth remains a timeless reflection on the human soul’s capacity for ambition and the catastrophic consequences of succumbing to it.