• İnsan neleri yapabileceğini, neleri yapamayacağını bilir. Ben konuşma yapamam. Sinirlenirim. Kekeler ya da bir şeyi birkaç kez tekrarlarım. Yalnız kendimi gülünç hissetmekle kalmam, gerçekten gülünç olurum. Kelimelere, sözlere bir itirazım yok. Bunları bir kâğıda yazar, bir makineye söyler ya da birine dikte ederim. Konuşma yapmamak şartıyla kelimelerle rahatlıkla oynayabilirim.
  • Konuşamamak,insanlarla sıradan ilişkiler kurmamda her zaman en büyük engel olmuştur.Bana en acı veren engelimdi;çünkü konuşma olmazsa insan kaybolmuş gibidir,milyonlarca şey söylemek isterken bir kelime bile edemez.Yazmam gayet iyiydi,fakat sadece yazılı kelimelerle anlatılamayan,’hissettirilemeyen’ bazı duygular vardır.Yazmak,ölümsüz olabilir ama sesin yaptığı gibi iki insan arasındaki boşluğu kapatan bir köprü kuramaz.Bir arkadaşımla tartışmayı ya da bir kızla birkaç dakika sohbet etmeyi,dünyadaki en iyi kitabı yazmaya tercih ederdim.
  • "Akıl tamam olunca,konuşma azalır."
  • Yazarın yazdığı ilk ve son roman. Ayrıca İlk Türk gerçekçilik romanı denemesi... Ve bence ilk olmasına rağmen gayet başarılı. Bir takım eksiklikler ve gereksiz uzatılmış bölümler olmasa gayet eğlenceli bir roman. Ama dediğim gibi ilk olması bazı durumları gözmezden gelmemiz için yeterli.
    Osmanlının son dönemlerinin yaşandığı ve batıcılık kavramının ne denli yanlış ve yersiz algılandığının açık kanıtlarını taşıyan kitap Fransız seviciliği ve "Avrupalı gibi olmak" akımını da irdelemektedir. Bu yönüylede ilklerdendir.

    Gelelim kitaba...

    Bihruz bey babası vezir olan zengin bir miras yedidir. Bu zenginlik vefatıyla, tüm mal varlığını oğluna bırakan babasının eseridir. Babanın sağlığında aile sürekli iller gezmekte ve Bihruz beyin eğitimi aksamaktadır. Babanın son tayini çıktığında annesi Bananın yanında gitmek istemeyip oğluyla İstanbul'da kalmış ve genç Bihruz beyin yarım yamalak eğitimi böylece tamamlanmıştır.
    Babasının ölümü Bihruz beyde pek derin bir etkiye neden olmamakla birlikte aklı kıt mirasyedi birdenbire ne yapacağını bilemediği yüklü bir servetle ortada kalakalınca aklına gelen ilk şeyi yapmış paranın altından girip üstünden çıkmıştır. Kosa sürede babasının yıllarına mal olan varlığını tarumar etmeyi başarmıştır.
    Bihruz beyde nerden geldiği bilinmeyen bir takım istibdatlar bulunmaktadır. Bunlardan birisi Fransızca öğrenmek ve öğrenmek ve öğrenmek... Diğeri ise her türlü at arabası. Özellikle Lando ismi verilen pahalı ve gösterişi olan arabalar...
    İşte mirasyedimiz baba parasını un ufak edip borca bulandığı o dönemde, bir dostuyla kendi arabasında hergün biteviye tekrarladığı "kenti şöyle bir turlamak" isimli alışkanlığı gereği kısa seyahatini tamamlıyor ve yol üzerinde açılışı yeni yapılacak olan bir kent bahçesine de şöyle bir uğramayı düşünüyordu. Tam o esnada yanlarından Lando bir araba geçti. Bihruz bey arabanın içinde iki kadın olduğunu seçebildi. Ve arkadaşını arabadan savarak kadınların peşine düştü. Kent bahçesine giren kadınlar kendilerince havuz kenarında zaman geçirmeye ve Bihruz bey tarafından dinlenip izlendiklerini bilmeden kendi aralarında konuşmaya başladılar. Kadınlardan güzel olan periveş hanımın söylediği bir kelime Bihruz beyi derhal etkiledi. Ve kadına sarı bir gül hediye etme cesaretinde bulundu. Kadınlar olayın dalgasında olmaları bir yana bu çiçeği kabul ettiler ve oradan uzaklaştılar. Bundan cesaret alan Bihruz bey onların arkasından gitmeye ve Periveş hanımın "haftaya yine gelelim" sözünü sevgiliye verilen bir randevu gibi algılayarak sevinçten çılgına dönme seviyesine gelmiştir. Ertesi hafta tekrar gelen Bihruz bey bir hafta boyu genç kıza acıklı bir şiir karalamış, içli ve insanı sürükleyen bir mektup yazmıştır.
    Nihayet sözü edilen gün iki kadın gelir ve arabayla o yakınlarda dolaşmaya başlarlar. Bu araba adi bir at arabası olmakla birlikte Bihruz bey duruma pek aldırış etmez. Bir şekilde mektubu kadınlara verir ve kadınlar uzaklaşırlar. Bu olaydan sonra periveş hanım ortadan kaybolur. Bihruz bey iki ay onu arar, bulamaz. Bu sırada kızı tanıyan Bihruz beyin devlet dairesimde beraber çalıştığı bit genç Bihruz beye kızın öldüğünü söyler ve Bihruz bey için o andan sonra matem dönemi başlar. İşin açıkçası kız hafifmeşrep karakterde hoppa ve züppe birisi ve ilk gün yanında beraber geldiği kadın ise kötü bilinen bir kadındır. Tesadüfen Lando araba kiralayarak Bihruz bey üzerinde zengin, kültürlü, batı terbiyesi görmüş bir aile etkisi yapmışlardır. Delikanlının aşk acısı çekme nedeni budur. Öte yandan Periveş hanımın öldüğünü söyleyen arkadaş ise çocukluktan yalan söyleme alışkanlığı olan ve nadiren doğru konuşan bir tiptir. Yani Periverin ölme haberi gerçek değildir.
    Ancak matem gerçektir. Bihruz beyin duyguları gerçektir. Bu itibarla Genç mirasyedi yataklara düşer ölüm kalım savaşı verir. Kendini çok zor toparlar, vicdanını geç rahatlatır...

    Bir gün annesiyle Ramazan ayı münasebetiyle yazlığa taşınma kararı alır. Oralarda yalnız yürüyüşlere çıkma ve Periveş hanımın üzerinde bıraktığı boşluğun acısını kendi başına çekme hevesleri taşımaktadır. Bu yürüyüşlerin birinde Periveşle karşılaşır. Gözlerine inanamaz. Delirmiş insan haraketlerine bürünür. Kızın yaşıyor olmasına bir türlü inanamaz.
    Konuşma arasında kıza Lando arabanın nerede olduğunu sorar ve acı gerçeği yani arabanın kira arabası olduğunu kızın ve yanındaki soytarı kadının ortalık kadını olduğunu yüzü çarpılmış, kulakları uğuldar bir halde duyar... Ne yapacağını şaşısır. Tam o anda yanlarından bir Lando araba geçmektedir. Şöyle seslenir " pardon". Ve lando arabaya doğru koşmaya başlar...


    Vesselam.
  • Dinlemeyi bilmeyen, konuşma esnasında sürekli karşısındakinin sözünü keserek kendi konuşan, sürekli kendini dinlettirmeye çalışan insanlarla yaşamaya çalışmak çok zor.
  • Az önce postaneden kargomu almaya gittim. Aslında kargomun adresime gelmesi gerekiyordu fakat güya evde bulunmadığımdan mahalle postanesine bırakılmış. Evi bulamadık demiyorlar da..

    Kargoyu gönderen arkadaşımı, kargo durumunu konuşmak için aradığına pişman eden postane memuru, beni de gittiğime pişman etti.

    Şu şekilde bir konuşma geçti aramızda:

    -Kargomu alacaktım.
    -Vermiyom!
    - (Şaşkın ve ne desem diye düşünürken) Neden?
    -Gelmedi!
    -Ama vardı biliyorum. Mesaj geldi. (Telefonumdan mesajı gösterdim)
    - Haa. İsim?
    -..
    - (Çok şükür listeye bakmayı akıl edebildi!) Bu mu?
    -Evet.
    -Kimliğini alayım.

    Çoğunuzun bildiği gibi ben dışarda yüzümü kapatmayı tercih eden birisiyim.

    Her ne kadar rızam olmasa da, kimliğimde fotografımı bulundurmak zorundayım. Ve kimliğimle ilgili işlemlerde, muhatabım erkekse, kimliğimi ona vermek yerine, fotoğrafı kapatarak elimde tutuyorum.

    Bu benim suçlu ve kırmızı bültende aranan bir insan olmamdan kaynaklı değil. Tercihlerimden kaynaklı. Ve toplumumuzda benim gibi olan (yüzünü kapatan) binlerce hanım var. Bu kabullenilmesi gereken bir durum, değil mi

    Muhatabım bir kadın olsaydı, gönül rahatlığıyla verirdim kimliğimi. Ama erkek olduğu için fotoğrafı kapatıyorum. Çünkü birkaç kere açık bir şekilde verdiğimde, muhatabım olan erkeğin bakışlarını takip ettiğimde, merak edip fotoğrafıma baktığını anladığım için rahatsız olmuş ve bir daha böyle yapmamaya karar vermiştim.

    Gelelim postane memuruna. Fotoğrafımı kapatarak uzatıp dedim ki:

    -Şöyle göstereyim.

    Ve kimliğimi elimden çekti!! Sanki o an karşımda 11 yaşındaki kız kardeşim vardı. Şaşırdım. O şaşkınlıkla ve sinirle bende onun elinden çektim.

    -Elimden çekmeniz gerekmiyordu!
    -Ben memurum. (her memura yüzümüzü göstereceğiz gibi bir şart var da sanki!) Benimle iddialaşma. Kargoyu vermek istemezsem vermem! Ben senin baban yaşındayım. Benden sakınma. Arkandaki gençlerden sakın!

    -Abi benim tercihim böyle.

    Dedim. Kargoyu alıp çıktım oradan.

    Biliyor musunuz arkamda 4-5 tane sözüm ona erkek vardı. Bir tanesi bile , erkek tarafından ezilip küçük düşürülen bir hanımı savunma adamlığı göstermedi. (Haksızlığa susan dilsiz şeytan gibidir)

    Ve aslında o postaneye dün nişanlımla gidecektik. Ama yolda kaza geçirdiğimiz için nişanlım hastaneye götürüldü. Düşünüyorum da, eğer hastaneye gitmeseydi muhtemelen bu memur yüzünden hapisaneye gidecekti. Her şer de bir hayır..

    Olayla ilgili olarak sorum şu: Bu memur ve evime gelmeyen postalar hakkında suç duyurusunda bulunma imkanım var mı? Beni o ortamda rencide edip küçük düşürdüğü için bir şeyler yapabilir miyim, yoksa yüzüm kapalı olduğu için haksız mı çıkarım?