Bu kitabı elime aldığımda böyle bir bağ kuracağımı asla tahmin etmemiştim. Bu kitap, benim için sadece bir “kedi hikâyesi” olmadı... Aksine kitaplarla, yalnızlıkla ve sessizce izlenen hayatlarla ilgili çok kişisel bir okuma deneyimine dönüştü.
Edinburgh’daki bir üniversite kütüphanesinde yaşayan siyah-beyaz bir kedinin gözünden anlatılan bu hikâye, başta hafif ve eğlenceli gibi görünüyor ama inanın okudukça durum daha da farklılaşıyor. Kütüphane Kedisi’nin insanlara dair gözlemleri hem çok komik hem de yer yer birazcık can yakıyor. Öğrencilerin uykusuz geceleri, kalbi kırık insanların sessizliği, kitap rafları arasında biriken yorgunluklar...
Hepsi bir kedinin bakışında toplanıyor.
En çok hoşuma giden şey, kedi “sevimli” olmaya çalışmıyor. Nietzsche okuması, insanları zaman zaman acımasızca eleştirmesi, yalnızlığı seçmesi...
Nietzsche okumasından anlıyorsunuzdur, normal bir kedi değil bu.
Ama bunların hepsi bu kedi de, garip durmuyor aksine çok gerçekçi geliyor. İnsanların kitaplara sığındığını, ama aslında kitapların da insanlara tutunduğunu fark ettiğim anlarda oldu.
Kitabın ortalarına doğru kedinin geçmişini ve kütüphaneyle olan bağını öğrendiğimizde
Kütüphane bir mekan olmaktan çıkıyor ve kayıpların, anıların hatta yarım kalmış hayatların taşıyıcısı olduğunu hissettim.
Bu kitap bittikten sonra...
Nedensizce bir kütüphaneye girmek, raflara bakmak ve oradaki sessizliği dinlemek istedim.
Haftasonu şehir kütüphanesine gideceğim ve gözüm, bu kediyi arayacak.
Ben soluksuz, notlar alarak ve severek okudum. Tavsiyemdir.