• "...tövbe çağı sona erince, tövbekârlar için tövbe gereksinimi bir ölüm gereksinimine dönüştü. Ölümü ölümle ödeyerek,
    ölüm getiren gerçek tövbekârlığı yenilgiye uğratmak için çılgına dönmüş tövbekârları öldürenler, ruhun tövbesi yerine imgelemin
    tövbesini, doğaüstü acı ve kan görüntülerini koydular; bu görüntülere gerçek tövbenin 'aynası' adını verdiler. Basit insanların, hatta bazan okumuşların imgeleminde cchennem işkencelerini canlandıran bir ayna. Böylece -deniyor- hiç günah işlenmeyecek. Korku acılığıyla ruhu günahtan uzak tutup başkaldırının yerine korkuyu koymayı umuyorlar."
    Umberto Eco
    Sayfa 143 - Can yayınları, 8. Basım, Ekim 1997
  • Hegel'in tarih felsefesi bu çağı içerebilmiş olsaydı, Hitler'in robot-bombaları da, dünya-tininin kendini simgeler aracılığıyla doğrudan doğruya açığa çıkardığı o seçilmiş ampirik olgulardan biri olarak, İskender'in erken ölümünün ve benzeri imgelerin yanında yerini alırdı. Faşizmin kendisi gibi robotlar da öznesiz çalışıyorlar. Tıpkı onun gibi robotlar da müthiş bir teknik kusursuzluğu mutlak körlükle birleştiriyorlar. Ve yine Faşizm gibi onlar da ölümcül bir korku yaratıyorlar ve tamamiyle etkisizler. "Dünya tinini gördüm", ama at üzerinde değildi, kanatlanmıştı ve başsızdı - ki bu da aynı anda Hegel'in tarih felsefesini çürütür.
  • Dr. Öğr. Üyesi İbrahim Barca

    Bugün dün olduğu gibi bütün ulusal ve uluslararası hesaplaşmalar, yönlendirme ve provakasyonlar bir tarafa bırakılırsa Suriye’de, Irak’ta, Yemen’de, Pakistan’da, Türkiye’de, İran’da, Suudi Arabistan’da ve diğer tüm Müslüman ülkelerde istisnai zamanlar ve dönemler hariç tutulursa Müslümanlar, yine kendileri gibi Müslümanlarla genel manada bir arada huzur ve kardeşlik içinde yaşayamamakta, çatışmakta ve bazen birbirlerini karşı çok acımasızca davranmaktadırlar. Nitekim bugüne değin İslam Tarihine ve Müslümanların yaşamış oldukları coğrafyalara bakıldığında, Müslümanların hem birey hem de toplum olarak en büyük direkt veya dolaylı, çetin mi çetin imtihanlarını yine kendileri gibi Müslüman olanlar bağlamında verdikleri görülebilir. Hatta maalesef Müslümanların birey veya topluluk olarak Müslüman kardeşlerine diğer herkesten daha kötü davranabilmesi neredeyse Müslümanların karakteristik özelliği haline gelmiş durumda. Örneğin Ortaçağda herhangi bir Müslüman memleketinde herhangi bir Müslümanın bir gayr-ı Müslime yaklaşımı, tutum ve davranışı kendi kardeşi olan bir Müslümana yaklaşımından, tutum ve davranışlarından daha çok insancıl ve olumluydu. Hem bu olumlu ve hoşgörülü tutum aynı dönemde Müslüman olmayan bir ülkede Müslüman olmayanın birisinin herhangi bir Müslümana yönelik tutum ve davranışları ile kıyas bile edilemezdi. Bugün de bu durum geçerlidir. Son dönemlerde şahit olunduğu üzere Suriye ve Irak’ta savaşan, Müslüman veya Müslüman olmayan ülkelerin de kendi çıkarları için kullandıkları Şii veya Sünni mezheplerine bağlı olduklarını dillendiren bazı radikal örgütler, kendi dinlerinden olan bir Müslüman’ı esir aldıklarında onun ölümden kurtulma şansı neredeyse yoktu, ancak başka bir dine mensup olanların çoğu onların esaretinden kurtulabildikleri gibi o örgüt elemanlarının misafirperverliklerine ve onlara yönelik sevgi ve sitayiş gösterilerine de şahit olabiliyorlardı.

    Geçmişte Sünni-Şii, Mütezili-Cebri, Sufi-Selefi, Hanbeli-Şafii, Şafii-Hanifi, Eşari-Maturidi vb. değişik İslam mezheb ve meşreplerine mensup birçok Müslüman; sırf bu mezhep ve meşreplere bağlı oldukları için veya bu aidiyetleri bahane edilerek kendi kardeşleri tarafından öldürülmüş veya başka türlü birçok zulümlere maruz bırakılmıştır. Ancak bu olumsuz durumlar aynı veya değişik adlarla geçmişteki farklı zamanlarda ve farklı coğrafyalarda vuku bulmuş olaylar olsa da, bugün bu olayların aynısı ve benzerleri yine aynı veya benzer sebeplerden dolayı vuku bulmaktadır. Elbette yer yer ve zaman zaman bu tür kardeş kavgalarının ve hatta katliam ve cinayetlerin ortaya çıkmasında dış dinamiklerin de etkisi olmuştur. Fakat ben son kertede asıl sebebin Müslümanların kendilerinden kaynaklandığını ve sorumluluğun da Müslümanlara ait olduğu inancını taşıyanlardanım. Zira başkaları, sorunlarını çözememiş toplumların sorunlarını ya kendi menfaatleri için kullanırlar ya da o sorunları çözmek isteseler bile, onlar nasıl isterlerse öyle çözerler.
    Bir karıncayı bile öldüremeyen, bırakın insanları diğer canlıların dertleri ile bile dertlenebilen, başkalarına İslam’ın silm kökünden türemiş barış ve merhamet dini olduğunu, insanlara huzur vereceğini ve insanların İslam dini sayesinde her iki dünyada da emniyette olacaklarını dillendiren ve insanları buna inanmaya davet eden Müslümanlar nasıl oluyor da kendi kardeşlerine bu şekilde olumsuz muamele edebiliyor, kardeşler arasında yaşanan bu olumsuzluklara destek oluyor veya tüm bu olumsuz gelişmelere ve hallere göz yumabiliyor? Bu büyük düşünce-eylem çelişkisinin kaynağı nedir? Bu meyanda ortaya zorunlu olarak iki şık çıkmaktadır: Ya bu tutarsızlığın kaynağı –Müslümanların neredeyse tümü buna inanmazlar – Müslümanların kutsalları ve dini referanslarıdır. Yani onlara bunları –kardeşler arası yaşanan olumsuz tavır, tutum ve davranışları- yaptırtan kutsal kitap Kur’an ve onun tebliğcisi Hz. Peygamber’in söz ve davranışlarıdır... Ya da söz konusu edilen olumsuzluklar, kutsallardan değil de bizzat Müslümanların zaaflarından ya da dini havzadaki yanlış algı, yorum ve kavrayışlarından yani bizzat kendilerinden kaynaklanmaktadır. Yazının ilk paragrafında da geçtiği üzere ben de diğer birçok Müslüman gibi ikinci şıkkın daha doğru olduğu kanısındayım.
    İnsan olmak hasebi ile Müslümanlarda görülen zaaflar, diğer tüm din müntesipleri veya hiçbir dine mensubiyeti olmayanlar için de geçerli iken Müslümanların kutsal naslar ve diğer dini referanslarına dair birbirinden oldukça farklı ve yanlış algı, yorum, anlama ve kavrayışları ve bunu besleyen tarihsel birikim maalesef söz konusu olumsuz durumu artırarak devam ettireceğe benziyor. Aslında sözü edilen bu birinci durumun bu bağlamdaki kötü etkisinin önemli bir sebebi ikinci durum kaynaklıdır, denilebilir. Yani dini naslar ve referanslar hakkındaki bu denli farklı ve yanlış algı, yorum, kavrayış Müslümanlardaki insani zaafları büyütüyor ve onları yaşanan olumsuz sonuçlara hizmet eden oldukça kullanışlı bir araç haline getirmiştir ve getirmektedir.
    Müslümanlardaki dini yanlış algı, yorum ve kavrayışı besleyen tarihsel birikim maalesef Müslümanların tarihine dair sorular soran ve cevap getiren Müslüman felsefeci, alim ve entelijansiya tarafından yeterli düzeyde önemsenmemiş ve bir türlü Batılılarda olduğu gibi bugün ve gelecek için olumlu sonuçlar doğurabilecek bir şekilde değerlendirilememiştir veya buna bir türlü izin verilmemiştir.
    Buraya kadar söylenenlerin sağlamasını her düzeyde çok kolay bir şekilde yapabilirsiniz. Örneğin yerel düzeyde kendinize, gündeminize, kimi eleştirdiğinize, kime düşmanlık yaptığınıza, kimi rakip gördüğünüze bakabilirsiniz. Yerel ve ulusal medyaya bakın, sosyal iletişim ağlarına bakın kimler en çok kimi gündem yapmış, kimler en çok kimi eleştiriyor, kimler en çok kimleri yıpratmak için çalışıyor. Bu meyanda bazı Müslümanlar tarafından yine bazı Müslümanların aleyhine gözlere sokulan ve içeriğinden arındırılmış ve popülerleştirilmiş dini literatür ve ritüellere bakın, bizi de sizi de diğer Müslümanları da saran dipsiz ve oldukça tedirgin edici mevcut huzursuzluğun en büyük sebebi de bu olsa gerek. Aslında bu günlerde ilim mahfillerince tartışılan dinin yorgunluğu yani dinin yorulmuş olması veya din yorgunluğu yani dinin Müslüman bireylere yaşattığı stresin artmış olması gibi tartışmalara ek olarak bence daha önemli olan “Müslüman Yorgunluğu” olgusu da tartışılmalıdır. Zira bence Müslümanlar her şeyden çok birbirlerini yormuşlardır ve böyle giderse de daha çok yoracağa benziyor.
    Müslümanların Müslümanlarla sonuçları bu denli korkunç ve tahripkâr bir imtihan vermiş olmalarının diğer bir tabirle bu denli birbirlerini yormuş olmalarının ve şimdide hala aynı süreçlerin her gün tekrarlanmasının nedenleri bağlamında akla –yukarıda bahsi geçen zaaflar ve yanlış … - şu nedenler gelmektedir:


    1- Müslümanların kendi bireysel ve topluluk çıkarlarını her şeye öncelemeleri
    2- İslam dininin hak bir din olduğuna olan inancın eksilmesi ve buna paralel bizzat hala Müslümanım diyenler tarafından bazı zaman ve vasatta İslami ritüel ve görüntünün ekmek ve rant kapısı, basamak atlama şartı veya herhangi bir büyük makam elde etme aracı olarak görülmesi.
    3- İlimden yoksunluk, ilmin dünyevileşmesi ve gösteriş alimliğinin revaç bulması
    4- İhlasın kaybedilmesi; ihanet etme ve intikam alma hasletlerinin yaygınlaşması; merhametsizlik, insaf ve adaletsizliğin geçer akçe haline gelmesi; yılgınlık, acizlik ve tembelliğin olağanlaşması; korku, cimrilik ve yalan atmanın artık yadırganır haller olmaktan çıkması; şehvet düşkünlüğü ve her zaman rahat olma arzusunun sonucu katıksız riyakârlık ve makam–mevkileri ölesiye ele geçirme isteği ve hali
    5- Geçmiş yüzyılların İslam ilim ve kültür maddi ve manevi mirasının ha bire tüketilmesi, heba edilmesi; yerine ve üstüne hiçbir artı değerin konulmaması ve konulamaması
    6- Allah’ı ve hakkı hakkı ile tanıyamama ve Allah’ın emir ve muradını zamansal, mekânsal ve ferdi farklılıklar da göz ününde bulundurularak anlamama, anlayamama veya yanlış anlama
    7- İslam tarihini gerektiği şekilde okuyamama, yanlış okuma ve neticede yanlış anlamlandırma ve bu yüzden sürekli İslami anakronizm içine düşme
    8- İçinde bulunulan çağı tüm yönleri ile kuşatamama ve kavrayamama; bazı Müslümanların öteki saydıkları ile beraber yaşama noktasında ittifak edebildikleri net bir tavır ve tutum içinde olamamaları; bazı Müslümanların ise aşağılık veya büyüklük kompleksine kapılmadan ötekilerle ilişki kurma pratiğini bir türlü gerçekleştirememesi
    9- Mezhep, meşrep, ideoloji ve liderlere mutlak bağlılık, sorgulama ve eleştiri kültürünün git gitgide yok olması ve kaybedilmesi
    10- Öncelikler ve önemli görülmesi gerekenlerin yanlış veya farklı tesbiti
    11- İslam kardeşliğini gereğince anlamamış olmak ve bunun neticesinde her Müslümanın sadece kendisini ve dolayısıyla mensubu bulunduğu devlet, parti, örgüt, hizip, cemaat veya gruplarını her şartta hak üzerinde ve din ve imanın yegâne temsilcisi görmeleri.
    12- Her türlü görevlendirmede ehliyet ve liyakata en son bakılması, hatta artık bunlara hiç bakılmaması. Hakkın, haklılığın, itibar ve saygınlığın artık güç ve zenginlik ile ölçülmesi ve bunun her geçen gün daha bir kanıksanması
    13- Tekfir, tebdi ve tefsik etme kolaycılığı ve hastalığının tüm Müslüman bünyeye sirayet etmiş olması
    14- İslam’ın sadece işe yarayan ve mevcut ortam ve hal ile ya da kurulu düzen ile çatışmayan, bireysel ve cemiyetsel konformizmi-rahatlığı ve maslahatları olumsuz manada etkilemeyen yönlerinin alınıp bayraklaştırılması; diğer yönlerinin ise atıl bırakılması yani İslam’ın zaman ve mekâna göre kullanışlı olan ve sadece dünyevi fayda getiren ilke ve düsturlarının alınıp diğerlerinin göz ardı edilmesi ve yok sayılması
    15- Bütün Müslümanları birleştirici, ihtilaflarını çözecek ve her an birbirlerinden haberdar kılacak bir merciin bulunmaması ve bir türlü oluşturulamaması
    16- Müslümanların kendi becerisizlikleri, hataları ve günahlarını ayet ve hadisleri kullanarak veya ayet ve hadislere ip atlatarak gözden kaçırmaları, görmemeleri veya görmek istememeleri.
    17- Müslümanların İslam dışındaki aidiyetlerini İslam’ın önünde tutmaları veya diğer aidiyetlerini hiç saymaları ve onlara da gereken değeri vermemeleri
    18- Bazı İslam ulemasının, devlet yöneticilerinin ve önderlerinin basiretsizlikleri, liyakatsizlikleri ve zaman zaman şehvetlerine uymaları; İslam kültür, ilim ve medeniyet havzasına can katacak özgün, özgür, donanımlı, ileri görüşlü, liyakatli ve yeterli aydın alim ve yöneticilerin yetişmemesi ve yetiştirilmemesi. Ayrıca her ilim ve bilimde aktiflik yerine edilgenliğin hakim olması. Örneğin tarih gibi önemli bir sosyal bilim dalında aktif bir tarihçilik metodunu uygulayarak tarih yazan tarihçimiz bir elin parmakları kadar azdır.
    19- Tarihte Müslüman topluluklar arasında yaşanmış elim ve acıklı bazı olaylardan dolayı devamla Müslümanlar arasında kin, adavet ve nefretin canlı canlı tutulması
    20- Naslar, onların neliği, delil olma durumları, açıklamaları, kapsamları ve anlamları ile ilgili Müslüman kafalarda bir netliğin oluşturulması yerine gittikçe kafa karışıklığının artması veya bilinçli-bilinçsiz artırılması
    21- İslami ve evrensel güzel ve iyi hasletler ve değerlerin yaşanmaması, yaşatılmaması hatta var olanların da hedonistçe her geçen gün içinin boşaltılması ya da tümden terk edilmesi
    22- Müslüman olmadığı veya olamadığı halde Müslüman görünerek –bazen çokça infak eden zengin, bazen Allah’ı yeryüzündeki gölgesi! olarak nitelendirilen yönetici, idareci bazen çok bilen alim, evliya veya bazen çok cesur mücahid süretinde- Müslüman camiada önemli yerleri işgal eden her seviyedeki insanların yıkıcı, tahripkâr ve bölücü çalışmaları, bu çalışmaların yıkıcı sonuçları; daha elimi tüm bunların samimi Müslümanlar tarafından bir türlü fark edilememesi, anlaşılamaması.
  • Camus'ün yirminci yüzyılı "Korku Çağı" diye adlandırmasının nedeni, bu çağın dünyasında "insanların çok büyük bir bölümün artık bir geleceklerinin bulunmayışı" dır. Camus, adı geçen denemesinin bir yerinde şöyle der: "... İnsanların önünde duvar örülmüş bir gelecekle yüz yüze yaşamaları elbette ilk kez olmuyor. Ama insanlar daha önce de bu duvarları sözün ve çağrıların yardımıyla aşarlardı. Umutlarını oluşturan farklı değerlere atıfta bulundulardı. Bugün ise (kendilerini tekrar edip duranların dışında) artık kimse konuşmuyor, çünkü dünya bize uyarıları, öğütleri, dilekleri duymayan kör ve sağır güçler tarafından yönetiliyormuş gibi gözüküyor. Kısa bir geçmişte yaşadığımız yılların sergilediği oyun, içimizde bir şeyi yıktı. Ve bu şey de insanoğlunun bir başka insanla insanlığın diliyle konuştuğu takdirde, onda insanca tepkiler yaratabildiğine yönelik o sonrasíz güven duygusuydu... ama insanlar arasında sürüp giden uzun diyalog, artık kesildi. Ve diyalog yolu ile ikna edilemeyenlerin insanda ancak korku uyandırması da son derece doğaldır..."
  • Bir hastalıktır “vicdan rahatsızlığı”, buna şüphe yok, ne ki, hamilelik nasıl bir hastalıksa o da öyle bir hastalıktır. Bu hastalık, en korkunç ve en yüce doruğuna hangi koşullar altında ulaşmıştır onu araştıralım: - ve bu sayede dünyaya ilk adımını atmış olan şey nedir onu görelim. Derin bir nefes almak gerekiyor bunun için, - ve de önce, bir kez daha, daha önceki bir bakış açısına geri dönmemiz gerekiyor. Borçlu ile alacaklısı arasındaki, önceden uzun uzadıya sözü edilmiş olan medeni hukuksal ilişki, bir kez daha, hem de tarihsel açıdan son derece tuhaf ve kaygılandırıcı bir şekilde, biz modern insanlar için belki de en anlaşılmaz olan bir ilişkiye taşındı: yaşayan neslin atalarıyla olan ilişkisine. İlk soy topluluğu içinde, - ilkçağlardan söz ediyoruz - yaşamakta olan her kuşak daha önceki kuşağa, özellikle de soy-kurucu ilk kuşağa karşı hukuksal bir yükümlülüğü olduğunu kabul eder (ve bu kesinlikle sırf bir duygu borcu da değildir: kaldı ki bu sonuncunun varlığı, insan türünün en uzun dönemi göz önüne alındığında bile, tartışma konusu yapılabilir). Soyun tamamen ve yalnızca atalarının fedakarlıkları ve başarıları sayesinde süregeldiği, - ve bunun onlara fedakarlıklar ve başarılar yoluyla geri ödenmesi gerektiği kanısı hüküm sürer burada: bir borç kabullenilir böylece, güçlü tinler olarak var olmaya devam eden atalar, kuvvetlerine dayanarak soya yeni yararlar ve öndelikler sunmayı sürdürdükleri için sürekli artan bir borçtur bu üstelik. Bedavaya mı peki? Ama o kaba ve “ruh fukarası” çağlar “bedava” nedir bilmezler. Ne verilebilir onlara karşılığında? Kurbanlar (başlangıçta, en kaba bir anlayışla, besin olarak), şölenler, tapınaklar, hürmetin göstergesi armağanlar, her şeyden önce de itaat - tüm görenekler, ataların birer eseri olarak, onların yönergeleri ve buyruklarıdır da aynı zamanda -: yeterince verildi mi onlara acaba? Bu kuşku kalır geriye ve artar: zaman zaman toptan bir ödemeye, “alacaklı”ya bir geri ödeme olarak herhangi korkunç bir şeye zorlar (şu kötü şöhretli “ilk doğanların kurban edilmesi” örneğin, kan, elbette insan kanı). Soy kurucu atalar ve onların iktidarı karşısında duyulan korku ve onlara olan borcun bilinci, bu türden bir mantık çerçevesinde zorunlu olarak, soyun kendi gücü arttığı, soy daha utkulu, daha bağımsız, daha saygın, daha korkutucu hale geldiği ölçüde artar. Budur durum, bunun tersi değil! Soyun körelmesi yönündeki her adım, tüm talihsiz rastlantılar, tüm yozlaşma ve çözülme belirtileri ise, kurucusunun tini karşısında duyulan korkuyu azaltır hep ve onun zekâsına, öngörüsüne, gücünün bugünkü etkinliğine ilişkin gitgide daha küçümseyici bir imgenin oluşmasına yol açar. Bu kaba mantığın sonuna dek vardırıldığını düşünürsek: en güçlü soyların atalarının en nihayetinde, artan korkunun imgelemi yoluyla muazzam boyutlara ulaşmış, ilahi bir tekinsizliğin ve akla hayale sığmazlığın karanlıklarına itilmiş olmaları gerekir: - soy kurucu en sonunda zorunlu olarak bir Tanrı’ya dönüştürülür. Tanrıların kökeni buradadır belki de, yani korkuda olan bir köken!.. Ve “ama aynı zamanda hürmette de” diye eklemeyi gerek görenin, insan türünün o en uzun çağı, en eski çağları düşünüldüğünde haklı olduğu pek söylenemez. Kaldı ki asil soyların oluşmaya başladığı orta dönem düşünüldüğünde de bir o kadar haklıdır elbet: - o asil soylar, geçen zaman içinde kendilerinde de belirmiş olan tüm o nitelikleri, o asil nitelikleri, kurucularına, atalarına (kahramanlarına, Tanrılarına) faiziyle geri ödemişlerdir gerçekten de. Tanrıların soylulaştırılması ve mükemmelleştirilmesi konusuna (ki bu elbette onların “kutsallaştırılması” demek değildir) ileride bir kez daha göz atacağız: ama şimdi, tüm şu borç bilinci gelişimini geçici olarak bir sona kavuşturalım.
  • Belki de bu kahrolası dünyada herkes birbirinden korkmaya başladı.