• HEPİNİZ BANA YABANCISINIZ...

    Kafka, benim en ZAYIF yanımdır. Şu koca İstanbul şehrinde kendimi sıkıştırılmış, dışlanmış ve acılı olarak duyumsamamın elbette derinlerde kalmış ve keşfedilmeyi bekleyen bir gücü vardır.

    Kafka, kendine yönelik yoğun gözlemleri sonucu, ZAYIF yanını yazınsal gücünün temel kaynağı olarak saptamıştı. Geçen hafta Prag'dan postaya verdiği üçüncü mektubunda -ki bu sabah okula gitmek üzere evden çıktığımda posta kutumda buldum- şöyle yazıyordu; "Bildiğim kadarıyla, yaşam için gerekli koşulların hiçbirini beraberimde getirmiş değilim. Yalnızca insana özgü genel zayıflığın taşıyıcısıyım. Bu zayıflık sayesinde yaşadığım dönemin bana zaten çok yakın olan, savaşmak değil belli ölçüde temsil etmek hakkına sahip bulunduğum olumsuz yanını olanca gücümle özümsedim. Gerek kapsamı dar olan olumlu'daki, gerekse artık olumlu'ya dönüşmenin sınırına varacak boyutlar almış olumsuz'daki payı, kalıtım yoluyla elde etmiş değilim..."

    Kafka'nın ZAYIFLIĞI, mutlak bir savunmasızlık, en ufak baskı karşısında yenik düşme korkusudur; ardından, gün ışığının görülebileceği incecik bir zar gibidir, bu korku... "Bu testi daha suyoluna varmazdan önce kırılmıştı..." diye yazması, benim İstanbul kentindeki mutlak savunmasızlığımı ve korkumu da yansıtıyor adeta.

    Kafka'nın bir sarmaşık gibi uzamış olan hasta bedeni, herhangi bir 'aşırılık' karşısında sürekli savunma konumundadır. Bu savunma durumu, varlığını sürdürme içgüdüsüdür. Ki ben de her zaman şehre -İstanbul'a- indiğimde, kendimi hep içgüdüsel olarak bir savunma durumunda yakalıyorum. Belki bu İstanbul'a karşı, kendi varlığımı sürdürme içgüdüsüdür. Şehir, tüm karmaşıklıklarıyla yok edici bir cenderedir çünkü. Korkutucu devasalığı İstanbul'un her türlü özveriyi bir zayıflığa dönüştürüyor ve kolay harcanıyor insan.

    Kafka, kendisi konusunda tutumlu ve esirgeyici davranmıştır hep. Gücünü düşünülemeyecek kadar çok aştığını sezdiği zamanlarda her şeyden özveride bulunmuştur. Onun güvenlik altında olmaya ve ana kucağına duyduğu özlem, bedeninin zayıflığından kaynaklanır. İstanbul karşısında insanın ne kadar zayıf olduğunu sezgisel olarak kavradığımdan, Kafka gibi ana kucağına değil belki ama, alkolün kucağına attım kendimi. Ama Kafka'nın yazınsal üretime olan tutkusu bedeninin zayıflığından daha güçlüdür. Benimse alkol tutkum şehre karşı zayıflığımdan daha güçlü.

    Kafka şöyle diyor mektubunda; "Yazma eyleminin, yaradılışımın en verimli yönü olduğu ortaya çıktığında, tüm gücüm bu noktada odaklaştı ve cinselliğin zevklerine, yemeye, içmeye, felsefi düşünmeye, özellikle müziğe yönelir tüm yeteneklerimi ortada bıraktı. Bu yanlarımın tümünde zayıf düştüm. Bu da zorunluydu, çünkü sahip olduğum tek, tek güçler bir bütün olarak o denli azdı ki, ancak hepsi bir araya geldiklerinde yazma amacına biraz olsun hizmet edebilirdi..."

    Üniversiteye başladığım yıllarda yazar olmak hayalleri kuruyordum. Edebiyat Fakültesi'ni kazanmama babam pek sevinmemişti ama, benim içim içime sığmıyordu. Babam ise, kendisinin dekanlık yaptığı üniversitede okuyacak olmamdan avuntu duyuyordu tabii ki. Yıllar, tatlı hayallerimi tersine çevirecek acımasızlıkla akıp gitti işte. Bir yazar olamadım ama, üniversitede bölüm başkanıydım. Acı ile bağırarak savurdum mektubu odanın ortasına.

    Kafka'nın bu denli duyarlı olan organizması, trajik kararlar verebilecek kadar da güçlüdür ve karmaşalıkla örgülenmiş hayatın baskısı karşısında insan her zaman trajik kararlar vermekle yüz yüze kalıyor. Peki ya ben? Hep kaçtım. Artık her gün bir jilet yarası çiziktirsem de İstanbul'un bileklerine, biliyorum nafile bir çaba benimkisi...

    Dün derste yaratıcı yazarlık ile ilgili konuşurken, beni bile şaşırtan şu cümleler döküldü dilimden; "Çoğu yazar, çalışma sürecini, aşırı enerji harcamaktan kaçınarak, her gün belli bir bölüm tamamlayabilecekleri bir akışa dönüştürebiliyor; başka bazı yazarlar ise ancak iç gerilimlerini bir doruk noktasına vardırarak, her türlü ölçünün dışına çıktıklarında üretebiliyorlar... İç gerilimin doruk noktasına ulaşması, her türlü ölçünün dışına çıkmak; o yazarı hep anlaşılmaz kılmıştır." Yaşadığımız çağda ve bu ülkenin bu zorba kentinde -İstanbul'da- genel geçer insan ilişkileri ölçüsünde bu anlaşılmaz kılınma zorunlu bir yalnızlığı da peşi sıra sürükleyip, kapıma dayıyor işte. Sonuçta insan ilişkileri zayıf ya da hemen her gün karşılaştığım bir eleştiri olarak, insanlarla ilişki kurmakta başarısız olduğum şeklinde anlaşılıyor bende ki, iç gerilimin bu doruk noktası.

    Kafka da iç gerilimi doruk noktasına ulaştığında yazabilen bir yazardır. Bu yüzden bir kez daha odanın ortasına savurdum mektubuna dönüyorum: "...Örneğin Yargı adlı öykümü akşamın onu, sabahın altısı arasında bir solukta yazdım. Öykünün önümde gelişmesi, bir suda ilerler gibi ilerleyişim, hem korkunç bir çaba, hem de mutluluk. Bu gece sırtımda bir kaç kez ağırlığını taşıdım... İnsan ancak böyle yazabilir, bedenini ve ruhunu bu denli bütünüyle adadığında..."

    Ah... sevgili dostum Kafka, kim anlar, senin bir solukta yazmandaki, gizli erdemleri. Bir suda ilerlemek gibi harcadığın korkunç çaban, sonunda seni, insansızlığa sürüklüyor işte. "Coşku anını ne denli özlersem özleyeyim, o an karşısında özlemden çok korku duyuyorum..." Ama işte yukarda mektuptan aldığım satırlardan da anlaşılacağı gibi, Kafka, ancak böyle korkulu anlarında yazabiliyor. O an gelip çattığında dağarcığı o denli zenginleşiyor ki, özveride bulunmak zorunda kalıyor. Yani kendi deyimiyle önündeki akıntıdan bir şeyleri gözü kapalı alıyor, öyle önüne ne gelirse, el attıkça, o zaman bu aldıklarını düşünerek yazmaya başlayınca eski dağarcığı zenginliğini yansıtmaya yetmiyor, bu nedenle kötü ve insanı tedirgin edici bir nitelik alıyor varlığı. Kafka, yazın çalışmalarının bedelini dayanılması neredeyse olanaksız baş ağrılarıyla, uykusuzluk, bitkinlik ve kendini yıkıma götürmekle ödüyor. "Yapamıyorum, kendi yaşamımın saldırısına, kendi kişiliğimden kaynaklanan istemlere yaşın ve zamanın uykusuzluğa, deliliğin sınırına varmaya dayanamıyorum..." Evet, Kafka bütün bunları yalnız başına taşıyabilecek güçte olan biri değildi. Hem ben kendimden biliyorum; ya da kaç kişi hayatın saldırısına ve kendi istemlerine karşın deliliğin sınırlarında dolaşmaya dayanabilir ki...
    Ama, yazmanın dışında yararlı hiçbir şey öğrenmemiş oluşu ve -buna bağlı olarak- kendini bedensel bakımdan da yıkıma sürükleyişinin ardında bir amaç yatıyordu elbette. Yılların akışı içinde benim de kendimi Kafka gibi sistemli biçimde yıkıma götürmüş oluşum, gerçekten şaşırtıcı; her şey bir barajın ağırdan çöküşü gibi sanki. Ama tümüyle amaçlı bir eylem var ortada. Kafka da yaşamın ve her türlü kişisel mutluluğun karşısında seçimini bilinçli olarak sanata ve kendini yıkıma götürmekten yana yaptı. Dehasına uygun yazabilmek için gerilimli konumu gereksinmesi, büyük olasılıkla Kafka'nın yazarlığın doruklarına çıkmasına sebep oldu.
    Kafka hemen her mektubunda olduğu gibi bu sabahki mektubunda da yine kendine yönelik acımalarla, yakınmalarla, zayıflığın kendisine acı çektirmesinden söz ediyor. Ama onun bütün bu yakınmalarının ardından bir yaşam dolusu kahramanlık, vurgulanan yetersizliğin ardında ise yıkıntılar, sanat yapıtına kaynaklık etsin diye kendini yıkıma götürmüş bir insanın büyüklüğü gizli.
    Kafka, toplumdaki çürümenin, günün bürokratında yarının saldırganının ve celladının tohumlarını gördü ve yıkımın kokusunu aldı. Çünkü onun bireysel konumu ile toplumsal konumu arasındaki koşutluk ve toplumdaki olumsuzluk, belirgin biçimde ortada görülüyor. Onun en temel yaşantısı YABANCILIK, dışlanmışlık, kendi kendine sürgün edilmişlik. Benim bu İstanbul kentindeki durumumu da ortaya koyuyor. Gunther Anders, Kafka ile ilgili bir çalışmasında şöyle diyor: "Kafka bir Yahudi olarak tümüyle Hıristiyan dünyasının insanı değildi. Yahudiliğini umursayan -ki gerçekte umursamıyordu- bir Yahudi olarak tümüyle Yahudilerden sayılmazdı. Almanca konuşan biri olarak tam anlamı ile Çek insanı değildir. Almanca konuşan bir Yahudi olması nedeniyle tam anlamıyla Bohemyalı bir Alman olduğu da söylemezdi. Bohemyalı olması, tam anlamıyla Avusturyalı olmasını önlüyordu. Sosyal sigorta memuru olarak (da) tam burjuva değildi. Bir burjuva ailesinin oğlu olarak tümüyle emekçi sınıfına (da) girmiyordu; ama büro insanı da değildi, çünkü yazar olduğunu duyumsuyordu. Gel gelelim bir yazar da değildi, çünkü gücünü ailesi uğruna harcıyordu. Oysa aile çevresinde de bir yabancı gibi yaşıyordu."

    Okul biter bitmez annem ve babam bana evlenmem konusunda baskı yapmaya başlamıştı. Sonunda annemin beğendiği ve kolejden beri birlikte okuduğumuz Aylin ile evlendim; Aylin'in ailesi ile benim ailem arasında yıllardır devam eden bir dostluk olduğu için de evlenmemize kimse itiraz etmedi. Evlilik törenimiz ise oldukça görkemli olmuştu diyebilirim. Balayına Paris'e gitmiştik; ama ben nedense daha ilk günlerde Aylin ile hayata çok başka noktalardan baktığımızı anlamıştım ve bir hafta kaldığımız Paris'ten sonra gittiğimiz Arjantin'de Boines Aires'te dolaşırken tesadüfen aldığım bir Borges kitabının daha ilk sayfalarında; anladım ki; evlilik bana göre değildi. Şimdi anneme öyle çok kızıyorum ki; beni Aylin ile evlenmeye zorladığı için. Her ikimizin de hayatını zehir ettin anne. Kafka annesine "hepiniz bana yabancısınız" diye yazmıştı bir keresinde. Şimdi ailemin neden bana yabancı olduğunu daha iyi anlıyorum. Evet anne; Hepiniz bana yabancısınız.

    Bayram BALCI
  • Gene hayattan kaçıyorum galiba. Hayır kaçmıyorum. Hatıralar da benim hayatımdır.
    Cengiz Dağcı
    Sayfa 254 - Ötüken Neşriyat
  • Gavur midesi domuz midesi gibi kalın ve kaba olur. Helali haramdan ayıramaz, ne bulursa yer. Gavur suratı da bundan domuza benzer ya.
    Cengiz Dağcı
    Sayfa 137 - Ötüken Neşriyat
  • Ben ölümden korkmam ama hayatı da çok severim.
    Cengiz Dağcı
    Sayfa 136 - Ötüken Neşriyat
  • -- Biz bunlara bakıp korkmamalıyız. Düşmanlarımız korksun. Hem de nasıl korkuyorlar. Korkularından bize bu zulümleri yapıyorlar. Korkmasaydılar yapmazdılar.
    Cengiz Dağcı
    Sayfa 27 - Ötüken yayınları
  • Hayatı bırakıp kaçmak istiyorum.
    Cengiz Dağcı
    Sayfa 58 - Ötüken Neşriyat
  • gördüm kuşağımın en iyi beyinlerinin çılgınlıkla yıkıldığını, histerik çıplaklıkla açlıktan geberdiğini,

    zenci sokakların şafağında gördüm onları bozuk kafalarıyla mal ararken,

    gecenin makinesinde yıldızlı dinamo ile eski cennetsel bağ için yanıp tutuşan melek kafalı hipsterler,

    yoksulluk ve paçavralar ve sahte gözlerle şehirlerin üstünde yüzen sıcak suyu olmayan ucuz odaların doğa üstü karanlığında yükseğe doğrulup sigara içerken jazzı seyredenler,

    Yaradan’ın cennetinde zihinleri apaçık olanlar aydınlatılmış ucuz çatı katlarında ve yeraltlarında Muhammed’in dolaşaduran meleklerini görenler,

    Arkansas ve Blake-ışığı trajedisi arasından parlak ifadesiz halüsinatif gözlerle bilgi savaşının üniversitelerinden geçip gidenler,

    akademilerden delilik ve ahlaksızlığa düzdükleri methiyeleri kafatası üzerindeki pencerelerde yayınladıkları için tekmeyi yiyenler,

    parasını çöp sepetlerinde yakarak ve dehşeti duvardan dinleyerek tıraşsız odalarda don gömlek sinenler,

    apış arasındaki marihuanayla Laredo’dan dönerken New York’da içeri tıkılanlar,

    ucuz otellerde ateş yiyenler ya da Paradise Alley’de terebentin içenler, ölüm, ya da geceden geceye gövdelerini arafta bırakanlar,

    düşlerle, ve uyuşturucularla, uyandıran kabuslarla, alkol ve sik ve sonsuz taşaklarla,

    ürperen bulutların emsalsiz kör sokakları ve Canada ve Paterson’un kutuplarına doğru sıçrayan aradaki zamanın hareketsiz dünyasını aydınlatan aklın şimşeği,

    geçitlerin peyote dayanışması, arkabahçe, yeşil, ağaç, mezarlık sabahları, çatı katlarında şarap kafası, kafaları iyi olduğu esnada çıktıkları zevk gezilerinde mahallelerin dükkanlarının vitrinlerinde trafik ışıkları gibi yanıp sönen neonlar, güneş ve ay Brooklyn’in sert kışının alacakaranlığındaki ağacın titremesi, esrar külünün laneti ve aklın yüce ışığı,

    hayvanat bahçesi ışığının iç karartıcı parlaklığında boğazları paramparça ve kasvetli beyinleri örselenmiş,

    benzedrine boğulmuş halde rayların ve çocuk seslerinin gürültüsü arasında titreyerek

    Battery’den Bronx’a sonsuz bir gidiş için kendilerini yeraltında zincirleyenler,

    gece boyunca Bickford’da loş ışığın altında dibe vurmuşçasına gömülüp kalanlar ve dışarı çıkanlar ve gün ortasında ıssız Fugazzi’de bayat bira içerek otomatik plak çalarda çatırtıları dinlemeye mahkum olanlar,

    yetmiş saat durmaksızın konuşarak, parktan mekana, mekandan bara, bardan Bellevue’ye Belleuve’den müzeye, müzeden Brooklyn Köprüsüne

    ayın ötesinde/ki Empire State’in pencere pervazlarından sarkan yangın çıkışından atlayan platonik belagatçilerin yitik bölüğü,

    olayları ve anıları ve anekdotları ve görme zevkini ve hastane şoklarını ve cezaevlerini ve savaşları bağırıp çağırıp fısıldayıp kusarak konuşanlar,

    yedi gün yedi gece harap olmuş anımsamalarıyla parıldayan gözlerle kaldırımların üzerini örten mağlup sinagog eti,

    artlarında Atlantic City Hall’ün belirsiz resminin kartpostalını iz bırakıp Zen New Jersey’i terk ederek hiçbir yere doğru gözden yitenler, kederli Doğunun sıkıntı veren terlemesiyle Tanca’nın kemik gıcırdatanları,

    Çin’in migreninden mustarip, iç karartan döşemesiyle Newark’ın boktan bir odasında esrarın etkisiyle pelte-k-leşenler,

    geceyarısı demiryolu boyunca oradan oraya amaçsızca gidip gelen yurtsuzlar, hiç kalp kırmadan çekip gidenler, gece, yükvagonlarında yükvagonlarında yükvagonlarında sigaralarını yakanlar,

    eroin için para sızdırmaya çalışarak dalavereyle, yalnızlık hissi veren çiftliklerinden geçenler büyükbabanın,

    Kansas’ta kozmosun tinlerinde vızıldayıp ayaklarına değin titrediklerini hissettiklerinde Plotinus Poe St. John üzerine kafa yorup haç çıkarıp telepati, bop ve kabala ile uğraşanlar,

    Idoha sokaklarından birbaşına geçip giderek düşsel Kızılderili meleklerle düşsel Kızılderili melekleri arayanlar,

    parıldadığında Baltimor çılgına dönüp doğaüstü esrimeye dalanlar,

    etkisiyle kış gecesinin ortasında sokak ışığının küçükkent yağmurunun

    Oklahoma’nın Çin göçmeni herifleriyle limuzinlerde takılanlar,

    Houston’da aylak ve aç cansıkıntısıyla yalnızlığın jazz seks ya da çorba için takılanlar

    Amerika ve Sonsuzluk hakkında tartışmak için parlak İspanyolların peşinden gidip,

    Afrika’ya giden bir gemiye çaresiz kapağı atanlar,

    artlarınca Chicago’nun mekanlarında yakılmış şiirlerin külünden lav işçi tulumlarının gölgesi ve döküntülerden başka hiçbir şey bırakmayarak Mexico volkanlarında gözden yitenler,

    Batı Kıyısı’nda F.B.I’ı soruşturarak sakallı ve kısa pantolonlu büyük barışçıl gözleri ve cinsellik kokan koyu derileriyle hatların ötesinde bildiri dağıtıp yeniden ortaya çıkanlar,

    cigaralarını üstlerinde söndürerek Kapitalizmin ot tezgâhını protesto edenler,

    Staten Island feribotu bastırdığında korkunç sesini Wall’un ve bastırdığında Los Alamos’un korkunç seslerini feryat ederek çırılçıplak soyunarak Union Meydanı’nda kıyakkomünist bildiriler dağıtanlar,

    beyaz okullarında yerleşmiş çetelerin doğrulttukları makineler karşısında çıplak ve titrek ağlayarak yere yığılanlar,

    düzüşmeksizin haykırarak sevişmekten, “zıkkım”lanmaktan ve oğlancılıktan başka hiçbir şey yapmadıkları için bir suçu olmayıp polisaraçlarında mest olmuş halde enselerinde dedektifler bitenler,

    metroda dizlerine vurarak uğuldayanlar ve elyazmalarına bir göz atıp siklerini pantolonları üstünden sıvazladıkları için uzayıp gitmesi istenenler,

    bi işleri olmadığından azizimsi motorculara götlerini siktirip zevk çığlığı atanlar,

    meleksi insanlıklarıyla uçanlar ve uçuranlar, Atlantik ve Karayip aşklarını okşayan denizciler,

    gülbahçelerinde, halk parklarının çimlerinde ve mezarlıklarda önüne gelen herkese özgürce spermlerini attırarak sabah akşam otuzbir çekenler,

    durmaksızın hıçkırarak tükenenler, kıkırdayıp coşarken sarışın & çıplak bir melek artlarında belirdiğinde deşmek için onları palasıyla, bir Türk Hamamının odasında mahvolanlar,

    aşkoğlanlarını kaderin şirret üç ihtiyar kaşarına, heteroseksüel doların tek gözlü kaşarına, dölyatağından göz kırpan ve kıçını kırıp oturmaktan,

    dokuma tezgâhındaki aydınlanmış altın sarısı ipleri kırpmaktan başka bir şey yapmayan tek gözlü kaşara kaptıranlar,

    doyumsuzca ve esriyerek çiftleşenler bir bira şişesiyle bir sevgiliyle bir sigara paketiyle bir mumla ve yataktan düşenler,

    ve zemin boyunca yuvarlanıp salonu sürüklenerek devam edip duvarın dibine yaslanarak son amcık vizyonuyla nihayetinde kendinden geçenler ve bilincin son artırımından sıyrılarak gelenler,

    günbatımında milyonlarca kızın amcıklarını akıtanlar ve sabah yeri gözleri kıpkırmızı olsa da gündoğumunun deliğini de sulandırmaya hazır olanlar, ahırlarda götleri alevlenenler ve göllerde çıplak olanlar,

    sayısız çalıntı gecearabasıyla Colorado’da bir boydan bir boya orospulukla hayat sürenler,

    N.C, bu şiirin gizil kahramanları, yarakadam, Denver’ın Adonis’i, yemek vakti arkabahçede sayısız kıza döşeyerek akıtanlar, sinemanın arka koltuklarında takanlar, sarsakça yan yana dizilenler, dağların tepelerinde mağaralarda bildik;

    sıska garson kızlarla ıssız yol kenarlarında oynaşanlar- elbiselerini yukarı sıyırarak & bilhassa kıyı benzin istasyonları tuvaletlerinde “tekbencilik” yapanlar & memleketin çokça ıssız yollarında; solgun demode büyük leş sinemalarında, düşlerini değişenler, ansızın Manhattan’da uyananlar ve kendilerini bodrum katlarından dışarı atarak, kalpsiz Macar şarabının tüketmişliği ve 3. caddenin demir düşlerinin dehşetiyle işsizlik maaşlarını almak adına, büroya dek tökezleyerek yürüyenler,

    Tüm bir gece boyunca karla kaplı iskelelerde kan dolmuş ayakkabılarıyla yürüyüp, East River’da arzu dolu esrar odalarının kapılarında açılması için bekleşenler,

    Hudson kanyonunun dik kayalıklarına kurulu evlerinde ayın savaş zamanı ışığına benzeyen projektörün mavi ışığında büyük intihar dramaları yaratanlar & başlarında defne taçlarıyla unutulacak olanlar,

    Düşlerinde kuzugüveci yiyenler ya da Bowery nehrinin çamurlu sularında yengeç lüpletenler,

    sarma kâğıdı ve kötü müzikle mal satıcılarının arabalarında sokakların romansına ağlayanlar,

    Bir köşede oturup köprü altının karanlığında nefes alanlar, tavanaralarında klavsenle orgazm olanlar,

    Teolojinin turuncu sandığıyla tüberkülozlu bir göğün altında alevlerle taçlanmış Harlem’de altıncı katta öksürüğe boğulanlar,

    Gece boyunca sihirli sözlerle esriyip sallanıp yuvarlanarak bir şeyler karalayanlar, tan ağarmasının sarılığında anlamsızlığın şiirini yazdıklarını görenler,

    Salt bitkisel bir krallık düşleyip de çürümüş hayvanlar ciğer yahnisi yürek paça pancar çorbası ve Meksika pizzası pişirenler,

    bir yumurta peşinden et kamyonlarının altına dalanlar,

    saatlarını çatılardan fırlatarak zaman dışı sonsuzluğu seçenler & sonraki on yıl boyunca her gün çalar saat sesine uyananlar,

    art arda en az üç defa bileklerini kesip de başarılı olamayan ve vazgeçip mecburen içinde yaşlanıp mızmızlanacakları bir antikacı dükkânı açanlar,

    kurşuni dizelerin patlamaları & cepleri dolmuş modacıların kafa ütüleyen safsataları & reklamcılığın ibnelerinin nitrogliserin çığlıkları & zeki editörlerin fesatlığının zehirli gazında Madison Avenue’da uyduruk elbiseleri içinde yanarak tükenenler, ya da Mutlak Gerçek’in taksicilerinin sarhoşlukla çarpıp yere devirdikleri,

    Brooklyn Bridge’den atlayanlar, bu gerçekten oldu ve yitik adımlarla yürüyenler Çin mahallesinin büyüsünde ruhları kendinden geçenler

    yol boyu çorba & yangın kamyonları, beleş bira yok,

    umutsuzluk içinde pencerelerden dışarı country söyleyenler, metro kapılarından fırlayanlar, pislik Passaic durağında atlayanlar, zencilerin üzerine atılanlar, tüm sokak boyu ağlayanlar, yalınayak şarapkadehi kırıkları üzerinde dans edenler, 1930'ların Avrupasının nostaljik tükenmiş Alman jazz fonograf kayıtlarını paramparça edenler, viskiyi tüketip inleyerek ıstırap içinde iğrenç tuvaletlerde çıkaranlar, kulaklarında inlemeler ve uğultusu devasa buhar kazanlarının.

    geçmişin seyahatlerinin otoyollarından aşağı uçar gibi birbirlerini Golgotha’ya taşırcasına yol alanlar hapis-yalnız uyanık veya Birming- ham jazzın vücut buluşu,

    sonsuzluğu bulmak için benim bir vizyonum ya da senin bir vizyonun ya da onun bir vizyonu var mı diyerek tüm ülkeyi arabayla yetmişiki saatte katedenler, Denver’a yola çıkanlar, Denver’da ölenler, Denver’a geri dönenler & boşyere bekleyenler, Denver’ı bekleyenler & kuluçkaya yatanlar & Denver’da yalnız kalanlar ve sonunda Zamanı keşfetmek için uzayıp gidenler & şimdi Denver bu kahramanları için yalnızlıktan sıkkın,

    Ruh bir saniyeliğine de olsa saçlarını halelendirene dek ışığıyla umutsuzca katedrallerde dizleri üzerine çökerek birbirlerinin kurtuluşu ışık ve sineler için yakaranlar,

    parçalanmış zihinleriyle altın gibi kafaları yüreklerinde gerçeğin tılsımı cezaevinde imkansız suçlar için beklerken Alcatraz’a tatlı blueslar düzenler, bir alışkanlığı yetiştirmek için Mexico’ya ya da Rocky Dağlarına Buddha’yı yumuşatmaya ya da oğlanlar için Tanca’ya ya da kara lokomotif için Güney Pasifik Hattı’na ya da Narkissos için Harvard’a mezarlıktaki papatya öbekleri için Woodlawn’a çekilenler,

    radyoyu hipnotizmayla suçlayarak akılsağlığı davası açılmasını talep edenler ama delilikleriyle elleriyle kararları askıda bırakan bir jüriyle kalakalanlar,

    New York Şehir Kolejinde Dadaizm sunumu yapanların üzerine patates salatası atanlar ardından tıraşlı kafalarıyla ve intiharın soytarı söyleviyle akılhastanesinin granit basamaklarında lobotomiye kuvvetle istek duyanlar,

    ve bunun yerine kendilerine İnsülin ve Metrazol şok terapisi elektrikli su terapisi psikoterapi meşguliyet terapisi masa tenisi & hafıza kaybının somut boşluğu sunulanlar,

    katatoni içinde kısasüreliğine duralarken şakası olmayan bir karşıkoyuşla yalnızca sembolik bir pinpon masasını devirenler,

    yıllar sonra kandan peruklarını saymazsak geriye kel dönenler, Doğunun kaçıkkent koğuşlarında salt delirmişlerde zuhur eden kötü kader esriklik içerisinde parmakla(n)mak,

    Pilgrim State’in Rockland’in ve Greystone’un kokuşmuş koridorları, ruhlarının gölgeleriyle ağızdalaşına girenler, geceyarısı aşkın topraklarında-dolmen setleri üzerinde- bir başına sallanıp yuvarlanarak, yaşam düşü bir kabus, vücutları ay denli ağır taşa dönenler,

    nihayetinde anayla******, ve ucuz apartman dairesinin penceresinden fırlatılmış son fantastik kitap, ve sabahın 4ünde kapatılmış son kapı, ve cevaben şiddetle duvara çarpılmış son telefon, ve zihinsel mobilyası son parçasına dek boşaltılmış son döşeli oda, gömme dolapta tel askıya iliştirilmiş kağıttan sarı bir gül, ve bu düşsel bile olsa, hiçbir şey ama küçük umut dolu bir sanrı işte-ah, Carl, sen güvende değilken ben de güvende değilim, ve şimdi sen gerçekten zamanın tüm pisliğinin içindesin-

    ve bundan dolayı buz tutmuş sokaklar boyunca koşanlar, elips katalog metre titreşen düzlem kullanımının simyasındaki ani parıldamaya takıntılı,

    hayal kurup bitiştirilmiş imgeler boyunca zaman ve uzayda somutlaştırılmış geçitler açanlar ve 2 görsel imge arasında ruhun başmeleğini kapana kıstıranlar ve doğadaki elementlerin özlerini birleştirip Pater Omnipotens Aeterne Deus’nun heyecanıyla coşup bir sıçrayışta bilincin ismini koyup çizgisini belirleyenler,

    yoksul beşeri nesrin ölçü ve söz dizinini yeniden yaratmak için ruhlarında kafalarındaki çıplak ve sonsuz düşünüşün ritmini uyumlu kılacak ikrarı reddederek huzurumuzda dilleri tutulmuş ve zeki ve utançla titreyerek ayakta dikilenler,

    Zamandaki kaçık serseri, ve kutsanmış melek, bilinmeyen, yine de ölümden sonraki zaman boyunca söylenecek ne varsa koyanlar ortaya,

    Ve jazzın hayaletimsi giysisiyle orkestranın altın rengi nefesli borularının gölgesinde yeniden dirilerek doğrulanlar ve Amerika’nın çıplak zihninin aşk için çektiği ıstırapları, kentleri son radyosuna varasıya paramparça eden eli eli lamma lamma sabacthani çığlığıyla üfleyenler saksafonu parçalanarak vücutlarından çıkartılmış yaşam şiirinin saf kalbiyle ki bin yıl afiyetle yenir.