Bu gün Müslümanlar arasında elden ele, dilden dile dolaşıp okunan metin, Hazreti Ebu Bekir zamanında bir araya getirilen ve Hazreti Osman tarafından çoğaltılan işte bu Kur’an nüshasıdır.
Kur’an’ı Kerim, Müslümanların gönüllerinde, dillerinde ve yaşantılarında, kimi sahabenin de ilk günkü tazeliğiyle hafızasındaydı. Efendimiz inen ilk ayetlerden son ayete kadar Kur’an’ın tamamını vahiy katipleri aracılığıyla yazdırmış ve sureleri de düzene koymuştu. “Benden, Kur’an dışında bir şey yazmayınız.” emri, inen ayet ve sureleri kendi döneminde yazdırmaya başladığının yüzlerce kanıtından sadece biridir. Yine henüz hayatta iken, birçok sahabi de Kur’an’ı ezberine almıştı. Vahyin gelişi Peygamber Efendimizin vefatına kadar sürdüğü için henüz hayatta iken Kur’an’ın tam ve kesin bir biçimde yazılıp iki kapak arasına alınması elbette söz konusu olamazdı. Bu çalışma ancak vahyin kesilmesiyle yapılabilirdi.
Kur’an, nazil olduğu dil ve şekil üzere duruyordu. Fakat deri parçaları, kürek kemiği, düz zeminli taş parçaları, hurma yapraklarının orta damarı ve parşömen gibi farklı malzemelere yazılmış ve dağınık durumdaydı. Yüce Allah, tek harfinin bile yok olmasına müsaade etmeden onu koruyacağını söylemişti. “Muhakkak ki zikri (Kur’an’ı) biz indirdik ve onu, koruyacak olan da biziz.”
“Bizler, bu davayı bir tür zorunlu kabullendik. Biat ederken Peygamberimiz aramızdaydı. Kendilerine sürekli vahiy geliyordu. Bize Kur’an’la haberler veriyordu ve mucizeler gösteriyordu. Gördüklerimizi görenlerin, duyduklarımızı duyanların İslam’a girip biat etmesi kaçınılmazdı. Ama sizler, bizim gördüğümüz harikulade halleri ve delilleri ne gördünüz ne de duydunuz. Bu nedenle sizden samimiyetle bu dine girenler, bizden ileri sayılırlar.”