Sene 1973
Sene 1973,
Mevsim kış ayları...

Şehirlere lapa lapa karın yağdığı zamanlar,

Çeşmedeki suyun daha boruların içindeyken buz tuttuğu, içecek suyu (tencerenin içine kırıp attığın buzu) soba üzerinde eriterek hayatı idame ettirdiğiniz zamanlar,

Bir kurşun kalemin dibini gördüğünüzde dahi o arta kalan kısmı nasıl kullanırım düşüncesi var çocuklarda, herşey çok kıymetli az olduğu için...

Araba, otobüs var ama şu çağdaki bolluk kadar değil tabii ki...

Devir idare devri, şeker az tuz az herşey az ama muhabbet bol ve kafi, çocuklar yokluğa rağmen mutlular...

İşte bizim köye böyle dar vakitlerde bir öğretmen atamayla geldi. İlk görev yeri olması münasebetiyle çekingen ve çocuksu bir hali vardı. Muhtarı sordu köy meydanında. Köyün çocuklarından 1 ufaklık aldı götürdü öğretmeni -muhtarın evine.

Velhasıl kelam köyde eşi ölmüş yaşlı 1 Hüseyin amca vardı. Öğretmen o evde misafir edildi bir süre.

Okul zamanı geldi. Köyde her yaştan yaklaşık 30 çocuk var. Etraftaki birkaç köyden gelen çocuklarla beraber 80 civarını buluyor öğrenci sayısı.

Öğretmen bir hafta dayanabildi. Çaresiz tahtayı 5'e bölüp her sınıf için ayrı ayrı konu işlemeye başladı.

Geçen sene gelen öğretmen eş durumundan tayin alıp gitmiş. Daha doğrusu alışamamış. Ortalık siyasi olaylar nedeniyle ısınmış. Türkiye gündemi gergin.

Öğretmen adını yazdı tahtaya: Mehmet Ali.

Sonra çocukların yüzüne 1-1 bakıp:
- Benim adım Mehmet Ali. Memetali diyen olur. Memet diyen olur. Ali diyen olur. Hepsi kabulüm.

Ardından tek tek öğrenciler ayağı kalkıp adını, yaşını, babasının ne iş yaptığını söyleyip yerine oturdu. Böylece tanışma faslı bitmiş oluyordu.

Öğretmen yarın okula gelirken büyüyünce hangi meslekleri seçeceklerini 1 kağıda yazıp getirmelerini istedi.

Ertesi gün çocuklar tahtaya kalkıp hangi mesleği seçeceklerini söylediler. Enteresan meslek seçimleri vardı. Müzik aletlerinin yapım ve tamiri, okullarda okutulan kitapları yazan bir hoca olmak gibi değişik seçimler çıkmıştı ortaya...

Tahtaya çıkan 2.sınıf öğrencisi Veli bende yıldızlara gitmek istiyorum. Bir makine yapıp gideceğim öğretmenim dedi.

Akşam çocuklar evlerine dağıldı. O öğretmen o gün bir karar verdi. Hergün son dersi hayatın ona öğrettikleri deneyimleri öğrencileriyle anlatarak konuşarak geçirmeye başladı.

Her öğrenci kendine gerçekçi ve başarılı bir hedef koymaya düzenli ders çalışmaya başladı. Öğretmen onlara köy dışında bir dünya olduğu gerçeğini göstermeye çalışıyordu.

Okulun son günü Veli karnesini alırken Memetali öğretmen sordu;
- Ee Veli kararını verdin mi? Ne olacaksın?

Veli net bir tavırla:
- Hocam sayenizde ne istersek o olabiliriz. Çünkü okuma yazmadan evvel doğru düşünmeyi öğrettiniz öğretmenim...

Öğretmen sınıfa bakarak:
- Gelecek günlerde şartlar sizi zorlayabilir -hatta üzebilir. Belki şu karla kaplı yoldan daha kötü imkanlar içerisine itebilir. Ama çocuklarım şunu hiçbir zaman unutmayın. Bu ülkede Mustafa Kemal aklıyla ve inanarak ülkeyi kurtardı. Sizler geleceği kuracaksınız. Buna inancım tam yeterki; dürüst olun ve çalışın...

Suzan Koçaklı, Acımak'ı inceledi.
 11 May 02:36 · 9/10 puan

Sitede kitaba dair hemen hemen pek çok incelemeyi okudum .Hakkı verilmiş incelemeler dışında pek çok kişi aynı konu üzerinde durmuş .
Kitaba dair övgülerin ve içeriğine dair ayrıntıların dışında ben başka bir açıdan değinmek istiyorum kitaba .

Öncelikle pek çoğumuzun yaptığı bir hata var.Yazarın hayatı ve kitabın yazıldığı dönemin şartlarına dair bir ön araştırma yapmadan okumak ,bazen beklentilerimizi karşılamıyor,eseri algılamamızı güçleştiriyor,hatta bazen saçma bulmamıza neden oluyor .Bu yüzden Kitaba dair incelemeye başlamadan önce Reşat Nuri’nin edebiyat anlayışını farkettirmek adına bir kaç şeyden söz etmek istiyorum.


Yazar,1889-1956 yılları arasında yaşamış ,dolayısıyla o dönemde cereyan eden savaşlar ,göçler ,batılılaşma anlamındaki adımlar ve elbetteki Cumhuriyetin İlanına dair bütün izler belleğinde kayıtlı bir yazar .
Cumhuriyetin manasını ve getirdiklerini benimseyenlerden .



Burada Reşat Nuri’nin gözlem yeteneğini takdir etmek gerekiyor.Babasının askeri doktor olmasından dolayı anadolunun neredeyse bir çok yerini görmüş ve bunları eserlerinde irdeleme fırsatı bulmuştur.Onu sadece yazar kişiliğiyle tanımlamak doğru olmayacaktır.Bir dönem mecliste millet vekilliği yapmış olması(siyasi kimliğini),Müfettişlik yaptığı dönemde;devlet islerindeki işleyişe tanıklık etmesini sağlamıştır.


Ata’nın her alanda topluma kazandırmaya çalıştığı “kadın” vurgusunu onun eserlerinde de görüyoruz .O zamanlar kadınların yaygın olarak edinmeye başladığı “öğretmenlik “ mesleğini özellikle Çalıkuşu’nda olduğu gibi bu eserinde de görmek mümkün.Buradaki öğretmenlik sıfatındaki kadın ,zorluklara göğüs geren ,çalışan çabalayan ,toplumda garipsense de kendini kabullendirmeyi başaran bir kişi olarak anlatılır .Anadolu kadınının azim ve kararlılığının en güzel örneğidir bu .

Onun yapıtlarında bir diğer önemli nokta toplum düzenine dair verdiği önemli ipuçlarıdır .Yoksulluk ,cehalet,yanlış batılılaşma gibi konular çok sık görülür.
Reşat Nuri Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı yazarlarından ,dolayısıyla osmanlıca kelimelerin olduğu bu eseri de ,tıpkı diğerleri gibi akıcı ve duru.Anlatılmak istenenler bir olay örgüsüyle yansıtılmış ,dolayısıyla okuyucuyu sıkmayan bir anlatımı var kitabın .

Acımak;Reşat Nuri’nin Muallime Zehra üzerinden vermek istediği mesajlarla dolu .Anlatılmak istenen ne ismindeki gibi sadece acıma duygusunu vurgulamak ,ne de sadece Zehranın başından geçenleri anlatmaktır.
Okuyanlar farkedeceklerdir ki bir köy öğretmeni olan Zehra’nın yaşadıkları ;o dönemde kadınların yasadıklarını,devlet dairelerindeki işleyişin yapısını ,toplumsal algının ve aile yapısındaki bozulmanın yalnızca bir örneğidir .
Zehra yalnızca o dönem yaşayan ,toplumda kendine yer edinmeye ,yaşadıklarıyla kişiliğini değiştirme mecburiyeti bulunan birinin temsilidir.Babası üzerinden verilmek istenen pek çok mesajda kitap ilerledikçe verilmeye devam eder. Başında belirsizliklerle başlayan olay örgüsü Zehra’nın babasının günlüğünü bulup okumasıyla ,dikkat çekici bir şekilde ilerler .Ve beklenilen sorular cevaplanmış olur .

Reşat Nuri’nin en sevdiğim yönlerinden biri de ;bir erkek olarak eserlerinde kadının gözünden olaylara bakabilmesi,çok iyi ruh tasvirleri yapabilmesidir.Bu açıdan kıymeti bilinmesi gereken nadir yazarlardan ..

Deniz Mavisi, bir alıntı ekledi.
30 Nis 23:43 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Ve daha nice sorunlarla...
Sütün pahalılığından yakınan kentli küçük tüccar akşam evine gelen konuklarıyla, çocuklarının gittiği okuldan konuşuyordu. Onlara göre, ne ilkokulda, ne lisede saygınlığı olan öğretmen kalmamıştı. Nerde onların öğrencilik zamanlarındaki o eski öğretmenler! Şimdiki öğretmenlere öğretmen demek için bin tanık göstermek gerekirdi. Çünkü bunlar, öğretmenlikten başka her işi yapıyorlardı. Örneğin bunlardan biri, karısının üstüne gösterdiği bir dükkânda çalışıyordu. Bir öğretmen de ders saatleri dışında muhasebecilik yapıyordu. Biri de geceleri taksi sürücülüğü yapmaktaydı. Hepsinin, öğretmenlikten başka bir başka işleri daha vardı. Bunlar ne zaman verecekleri dersi hazırlayacaklar da öğretmenlik yapacaklardı. Böyle öğretmenlerden ne umulur, ne beklenirdi... Nerde uğraşına âşık o eski saygın öğretmenler... Küçük tüccar kestirip attı:
“Bizde bu ahlak varken biz (yedi a boyu uzatarak) naaaaaaah kalkınırızl”
*
Geceki toplantıda bulunanlardan biri, ilkokul son sınıf öğrencisi olan kızıyla pazara çıkmıştı. Alışveriş yapıyorlardı. Birara kız,
-N’olur, ordan gitmeyelim baba, dönelim... dedi.
Adam nedenini anlamadığı için kızına sordu. Gözleri buğulanan kız yanıtlamamakta direndiyse de babasının üstelemesi sonunda, az ilerde öğretmeninin pazarcılık yaptığını söyleyerek,
-Satıcılık yaptığını görmemi istemez belki... Utanıyorum... dedi.
Öğrenimini bitirdikten sonra öğretmen olmak isteyip de, yaşam koşullarından başka alanlarda çalışmak zorunda kalmış olan adamın da, kızınınki gibi gözleri doldu ve mırıldanarak söylendi:
“Bizde bu değerbilmezlik varken biz (sekiz a boyu uzatarak) naaaaaaaah kalkınırız!”
*
Karıkoca öğretmenlik yaparak da geçinemeyen ve buyüzden pazarcılık da yapmak zorunda kalan öğretmen, yakını bildiği bir öğretmen arkadaşına lise müdürü şöyle yakınıyordu:
-Öğretmen eksiği diye bakanlıktan bir kadın beden eğitimi öğretmeni istedi. Oysa erkek beden eğitimi öğretmenimiz var. Ama erkek öğretmen, kız öğrencilerine beden eğitimi yaptıramazmış. Anla kafayı...
Arkadaşı,
-Müzik öğretmeni diye köy imamı getirtip de, çocuklara müzik dersinde ilahi söyletmedi mi!
Öğretmen yumruğunu masaya indirerek şöyle dedi:
“Bizde bu kafa varken biz (dokuz a boyu uzatarak) naaaaaaaaah kalkınırız!”
*
O lisenin müdürü de, her eğitim bakanı değiştikçe değişen öğretim dizgelerinden bıkıp yakındığı bigün, öğretmenler odasında şöyle bağırmıştı:
“Bizde bu tutarsızlık varken biz (on a boyu uzatarak) naaaaaaaaaah kalkınırız!”

Nah Kalkınırız, Aziz Nesin (Sayfa 195 - Nesin Yayınevi)Nah Kalkınırız, Aziz Nesin (Sayfa 195 - Nesin Yayınevi)
Sevda, İlk Öğretmenim'i inceledi.
08 Nis 13:38 · Kitabı okudu · 10/10 puan

-Bu inceleme, ‘’O kadar Aytmatov seviyorum deyip deyip, hakkında iki kelime bile yazamadığın için utanmıyor musun Sevda?’’ diye beynimin içinde yankılanarak, beni bir türlü rahat bırakmayan iç sesimin ürünüdür. İnceleme yazma konusundaki beceriksizliğimin göz önünde bulundurulmasında fayda vardır. -

Daha önce hiç hediye(edeceğiniz) yazarınızın kim olduğunu düşündünüz mü?

Çoğumuz hangi kitabı hediye edeceğimize dair bir fikre sahibiz, bizi etkileyen birçok kitabı sayabiliriz. Ama benim için durum çok daha farklı. Burada beni etkileyen kitap ya da onun içeriği değil; kendini kanıtlamış, çoktan gönüllere taht kurmuş bir YAZAR. Eğer ortada kararlaştırılmış bir kitap yoksa doğruca ‘’Aytmatov’umun kollarına’’ koşarım. Evet evet, benim hediye yazarım; biricik Aytmatov’dan bir başkası değil elbette. Ancak her önüne gelene hediye etmeli mi? Tabii ki de asla! Onun anlattığının kıymetini bileceklere veririm ancak. İşte öyle bir anlamı vardır benim için Aytmatov Bey’in. ‘’Benim yazarım’’ değil, kıymet bilecek olanın okuyup bilmesini, benim hissettiklerimi hissetmesini istediğim bir yazardır. Ah Aytmatov ah! Her bir eserinde karşılaştığım o naif ve bir o kadar gerçekte de var olan karakterlerin büyüsü altına girdiğim günden beri, o büyünün etkisinden ne çıkabiliyorum ne de çıkmak istiyorum…

‘Sizi en çok etkileyen 5 kitabı sayabilir misiniz?’ diye bir ileti paylaşılmıştı burada. Birçok okurun cevaplarında Cengiz Han'a Küsen Bulut yine Aytmatov’a ait kitabın ismini gördüm. (^_^) Hani şu asıl duygunun Gün Olur Asra Bedel ile zemine oturtulduğu kitap var ya, o işte. Abutalip Öğretmen’in her akşam yılmadan yazdığı yazılar, çektiği çileler, çocuklarına, karısına olan sevgisi… Hepsi Gün Olur Asra Bedel ile belleğimize kazınmış, daha sonrasında ise Cengiz Han'a Küsen Bulut ile bir şekle bürünmüş duygulardı. Şimdi elbette bu kitaplardan bahsedip de aklınızı karıştırmak değil niyetim, esas amacım; Abutalip Öğretmen’i anlamak için iki kitaba birden ihtiyaç duyarken, tek ve kısacık bir kitap ile bizim elimizden tutup, dağ başındaki viraneyi bir okula çeviren Düyşen Öğretmen’i anlatan ‘İlk Öğretmenim’ ile tanışmanıza bir vesile olmaktır. En az Cengiz Han'a Küsen Bulut kadar bilinmeli, tanınmalı ‘’İlk Öğretmenim’’ de. Evet, itiraf ediyorum ki varlığından daha yenice haberim oldu benim de. Ne geç! Öyleyse buyurun tanıştırayım sizleri:

Eser Aytmatov’un, Lenin hakkındaki görüşlerine dair fikir vermekle birlikte, asıl mesaja odaklanıldığında siyasi mesajlar göze gelmeyecektir. O yüzden bu kısma değinmeyeceğim.

Düyşen Öğretmen ve Altınay’ın hikâyesi karşılıyor bizi her sayfada. Bu hikâyenin anlatıcısı da bizzat Altınay. Yıllar sonra ülkenin önde gelen eğitimcilerinden biri olarak köyüne ziyarete geliyor Altınay. İşte tam da bu sırada anlatır Düyşen Öğretmeni’ni ve ona olan büyük sevgisini. Bakmayın öğretmen deyip durduğuma, askerde öğrendiği ne kadar ise o kadar öğretmendir Düyşen, ama öğretmen sıfatını en çok hak edendir benim nezdimde… Askerde sadece okuma-yazma öğrenmiştir. Köyüne döndüğünde bu bilgileri ile bir okul açmak ve köyün çocuklarını eğitmek ister. İşte bu kararı sonrasında, köy halkı ile yaşadığı zorluklardan ve onun öğrencilerine olan büyük sadakatinden etkilenmemek elde değil. Altınay hem annesiz hem de babasızdır o zamanlarda. Amcası ve yengesi ile birlikte yaşamaktadır. Yengesi tarafından çok sevilmez, evlendirilmek istenir, okumasına mani olmak isterler. Oysaki ne zorluklarla dağ başına kurulmuş okulun, en başarılı öğrencisidir Altınay. İşte bu devrede, Düyşen Öğretmen’in fedakârlıkları ve çabaları karşılıyor bizi. Yaptığı her işin hakkını veren Düyşen Öğretmen’e saygı duymamak, büyük saygısızlıktır! :) Kar, çamur demeden; sırf almış olduğu karar doğrultusunda vermiş olduğu mücadeleler karşısında ‘’vay be’’ demekten alamadım ben kendimi. Sen ne güzel insansın ey Düyşen!

Yuvarlak bir masanın etrafında şaraplarını yudumlayan ‘’şehirli’’ insanları okumaktansa, işte böyle asıl köy halkından; emeği toprak, samimiyet kokan insanlardan bahseden kitapları okumak ilk tercihim olmuştur her zaman. Bunun için de çok sevgili Aytmatov’um başvurulması kaçınılmaz yazarlardandır. Çoook uzattım kusuruma bakmayasınız, buraya kadar okuyabilenlere teşekkür etmek boynumun borcudur. Hakkınızı helal edin : )

Tertuliano Maximo, Tohum'u inceledi.
 26 Mar 19:09 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Muzaffer Oruçoğlu' nun İbrahim Kaypakkaya ve diğer devrimci arkadaşlarıyla birlikte 12 mart Muhtırası'ndan sonra Tunceli bölgesindeki mücadelelerini anlattığı roman. Kimi köylüler tabanları patlayıp, elektrikli işkenceden geçip komalık olmasına rağmen "Kaçak Talebeler" olarak adlandırdıkları devrimci gençlere ekmek verdiklerini, evlerinde misafir ettiklerini, dağlarda sakladıklarını söylemezken, kimi köylüler muhbirlik karşılığı alacakları paraları ve Dersim Katliamı' gibi köylülerin kırılacağını düşünerek devletin "anarşist, terörist" olarak adlandırdığı gençleri ihbar eder. Bir köy öğretmeni düzenin değişmesi için sempati duyduğu gençlere evini açarken, bir öğretmen istanbul' a tayininin çıkmasına yardımcı olabileceği düşüncesiyle Fehmi Altınbilek' e devrimcilerin tutuklanmasında yardımcı olur.

Kitapta mert ve yalancı bir Kirve Memo vardır ki, bu karakterle ilgili ayrı bir kitap yazılabilir, hatta film bile çekilebilir.

Okuyunuz efendim. Yokluk içindeki idealistlerin mücadelesini görün, Orta Doğu ve Balkanlar' ın en büyük hümanisti olan Kirve Memo' nun evinde bir çay için.

R.T, bir alıntı ekledi.
 22 Mar 13:30 · Kitabı okudu · İnceledi

Umut Okulu (Hüseyin Türkmen - Müzik Öğretmeni)
Öğretmen başladı dersini anlatmaya. Başlamasına başlamıştı da kafasında gelmeyen öğrenciler dört dönüyordu. Neden gelmediklerimi tabii ki biliyordu. Bu yüzden takıyordu kafasına bu kadar. Doğuda bir köy öğretmeniydi ne de olsa. Erkek çocuklarını koyunların başına gönderiyorlar. Kız çocuklarını da "Büyüdün artık, ne okulu otur annene evde yardım et!" laflarıyla evde tutuyorlardı.

Asarcık'tan İz, Kolektif (Sayfa 120 - Öykü Bölümü, Şubat 2018 Baskı: Uğur Ofset Matbaacılık)Asarcık'tan İz, Kolektif (Sayfa 120 - Öykü Bölümü, Şubat 2018 Baskı: Uğur Ofset Matbaacılık)
R.T, Beyaz Zambaklar Ülkesi'ni inceledi.
16 Mar 14:15 · Kitabı okudu

Grigory Petrov'un Finlandiya'nın gelişimini anlattığı 118 sayfadan oluşan kitabı. Timaş Yayınlarına ait olan kitabı okudum. Kitap önsözle birlikte toplam 15 bölümden oluşuyor. Kitapla ilgili çok fazla alıntı yaptığımın farkındayım. Ancak kitabın hemen hemen hepsi alıntılık. :)
••• Sonradan hatırlamak üzere inceleme yazdığımdan bundan sonraki kısım ipucu (spoiler, sürprizbozan) içerebilir. Daha genel bilgiler okumak isteyenler bundan sonraki kısmı okuyabilir.
-----------------------------------------------------------------
Kitabın "Önsöz"ünde D. Bojkov tarafından kaleme alınan Finlandiya seyahatleri ve izlenimleri yer alıyor. Finlandiya'nın bu büyük gelişiminin boyutlarından bahsedilmiş. "Tarihten Ders Almak" isimli ikinci bölümde Moskova Devlet Tiyatrosunun temelindeki sorunun nasıl yenilendiği anlatılarak ülkelerin de sorunlarını yüzelsel, günü kurtaran çözümlerle (!) değil, temelinden hâlletmesi gerektiği vurgulanmıştır. "Kahramanlar ve Millet" başlıklı üçüncü bölümde ise kısaca "Her millet layık olduğu şekilde yönetilir (idare olunur)." özdeyişini anlatan açıklamalar karşımıza çıkıyor. "Suomi'nin Tarihi" adlı dördüncü bölümde Finlandiya'nın (ya da Finlerin kendi deyişleriyle Suomi'nin) bu büyük değişim ve gelişiminin başlangıç temellerinin atıldığı satırlar karşımıza çıkıyor. Bundan sonraki "Snelman" başlıklı bölümde ise öğretmen olan Snelman (1806- 1881) ve arkadaşlarının bir avuç insan olarak başladıkları Finlandiya'nın değişimi hareketinde yaptıkları çalışmaları anlatıyor. "Eğitici Memurlar", "Kışla - Halk Okulu" bölümlerinde ise memur ve ordu kesiminin nasıl olduğunu, Snelman'ın bu alanlardaki tavsiyeleri ve bunların sonucunda geldikleri noktayı anlatıyor. Dikkat çeken bölümlerden bir başkası ise "Futbol" başlıklı bölümdü. Bu bölüm diğer Avrupa ülkeleri gibi Finlandiya'da da hızla yayılan futbol tutkusunu anlatıyor. Kulüplerin, futbolcuların futboldan kazancının büyük olduğunu söylüyor Snelman, ardından da soruyor "... ya toplumun kazancı?" diye. Komşu ülkelere karşı sadece futbolla değil; bilim, teknoloji, ahlâk, adalet, mimari vs. gibi konularda da üstün gelmek gerektiğini söylüyor. "Ana, Baba ve Çocuklar" adlı bölüm en çok ilgimi çeken bölümdü. Bence ne yazık ki Türk toplumundaki ebeveyn profilinin son yıllardaki bir özeti geçilmiş gibi bu bölümde. Ana- babaların çocuklarını yetiştirme (!) tarzları anlatılmış. Anne- babası, hatta diğer aile üyeleri (amca, hala, teyze vs.) sağ olduğu hâlde toplumumuzda pekçok yetim çocuk vardır diyor Snelman. Çocukların çok iyi beslenip giydirildiğinden ancak ruhsal yönden aç bırakıldığından bahsediliyor. Böyle yetiştirilen çocukların kötü yetişmelerine şaşmamak gerektiği anlatılıyor bu bölümde. Bu bölümdeki çok beğendiğim bir alıntıyı paylaşmak istiyorum.
"İstediğiniz kadar mükemmel yasalar, anayasalar çıkarın. Tercih konusunda halka istediğiniz kadar haklar, değişik seçenekler tanıyın. Eğer çocuklarınız gereği gibi eğitilmezlerse toplumun parlamentosu ve hukuk düzeni mevcut olduğu halde, sosyal hayat düzensiz ve sönük olacaktır."
Bunun gibi birçok konuşmayı şehir, köy ve kasabalarda yapan Snelman ve arkadaşlarının toplumda oluşturduğu farkındalık anlatılıyor bu bölümde. "Halk Üniversitesi" adlı bölümde toplum adına yapılan yararlı çalışmalardan bahsediliyor. Alanında uzman kişilerin çeşitli konularda pazar günleri halka açık olarak yapılan toplumu bilgilendirme çalışmalarından bahsediliyor. Burada Finlandiya'nın Reçel Kralı ünvanıyla anılan Yarvinen'in konuşmasından bahsediliyor. Yarvinen, nasıl bu konuma geldiğini, neler yaptığını açıklıyor. "Haydut Karokep" adlı on birinci bölümde ise Yarvinen'in konuşmasının devamı mevcut. Bu bölüm de çok dikkatimi çekti. Yarvinen bu bölümde çocukluk arkadaşı olan Karokep'in hırsızlık ve cinayet işlerine nasıl bulaştığından bahsediyor. Ancak tahmin ettiğimiz gibi şeyler değil, alt mesajları çok güzel verilmiş. Karokep'in hayatını daha sonra nasıl değiştirdiği de bu bölümde mevcut. "Yarvinen, Okunen ve Gulbe Nasıl Kral Oldular?" bölümünde ise Yarvinen, diğer iki arkadaşı Okunen ve Gulbe ile ülkelerine faydalı olmak adına yaptıklarını anlatıyor. İlgi çeken bir bölüm daha... Bu bölümle birlikte Yarvinen'in uzun ancak halk tarafından dikkatle dinlenen konuşması sona eriyor. "Köylü, İşçi ve Sanatkârlar" isimli on üçüncü bölümde toplumdaki işçi, köylü ve sanatkar kesimin görmezden gelinemeyeceği, toplumun sadece elit bir kesimden oluşmadığı, toplumun her kesiminin beslenmesi (madden ve manen) gerektiğini anlatılıyor. "Halkın Sağlığını Koruyan Doktor" adlı bölüm, "Bir Köy Hekiminin Hatıraları" adlı eserin yazarı bir doktorun kitabını kısaca anlatıyor. Kitap edebiyat çevrelerince okundukça büyük yankı uyandırıyor. "Ne yapılabilir?" sorusunu akla getiriyor. Hükümet, il-ilçe yönetimleri ve belediyeler olaya el atıyor. Sorunlar çözüme kavuşuyor. Bu bölümün sonunda sağlık seferberliğini başlatan doktor vefat ediyor. Onun cenaze merasimine katılan köy delikanlılarından birinin kısa ve öz konuşmasıyla bölüm sonlanıyor. Kitaptaki son bölüm olan Rahip Mc Donald ise Helsinki Üniversitesi'nde din bilimleri kürsüsü teklif edilen aristokrat aileye mensup bir rahip. Ancak Mc Donald bu teklifi reddedip Fin halkının kendisine daha çok ihtiyacı olduğunu söyleyip kendini yollara vuruyor. Bu son bölümde din algısıyla ilgili birçok dikkat çekici söz mevcut. Alıntılarıma da ekledim. Sayfa 114'teki alıntılarda bulabilirsiniz.. Toplumdaki kokuşmuşluğun rahip Mc Donald tarafından kaleme alındığı bir bölüm bu. Sayfa 117'den de bir alıntı paylaşmak istiyorum.
"Hayatın yükünden, acılarından, düzensizliğinden herkes şikayetçi, ama hayatı düzene sokmak, daha iyi bir duruma getirmek için hiç kimse bir şey yapmak istemiyor. Sanki hepimiz birer seyirci gibiyiz. İşçisi, subayı, rahibi, bakanı, öğretmeni, gazetecisi, köylüsü, şehirlisi.. ne yapıyorsunuz? Neden hiçbir şey yapmıyorsunuz? Hayatı düzene sokmaya neden çalışmıyorsunuz? Neden asalaklar gibi hayatı savurgan olarak yaşıyorsunuz? Bundan niçin utanmıyorsunuz? Hayatı yeniden kuracak sanatçılar olacağı yerde, leş kokulu bir çöplüğe çeviriyorsunuz."
Yukarıdaki alıntı bizim toplumumuzun da bir özeti aslında. Bizim toplumumuz da her şeyden şikayetçi ancak, icraate gelince topu hep başkalarına atmakta üstümüze yok. Herkes sorunları görüyor, çözümler konusunda kafamızı kuma gömmekteyiz. Kitaptaki "... İşte ben, her okuruma, kitabımın her bölümü, her sayfası sonunda şunu hatırlatmak isterim:
Hayat yapıcılığına ne zaman başlıyorsunuz? Siz ey bay ya da bayan, hayata borcunuzu ne zaman ödeyeceksiniz?.." cümlesiyle kitap sona eriyor.
---------------------------------------------------------------
Ben de rahip Mc Donald'ın Fin halkına yönelttiği soruyu Türk halkına yöneltmek isterim. Biz hayata olan borcumuzu ne zaman ödeyeceğiz? Biz ne zaman başkalarının önündeki pisliği görmeden önce kendi önümüzü temizleyeceğiz? Aslında sorulması ve cevaplandırması gereken çok soru var. Ancak kafamızı kuma gömmeden ve geçiştirmeden bunları yapmak gerek. Fin halkı bu şekilde yapmış ki bu denli gelişmiş. Kimi zaman İsveç kimi zaman da Rusya'nın idaresinde olan bataklıklar ülkesi Finlandiya'nın bir avuç insanın farkındalığını dalga dalga tüm ülkeye yaymasıyla elde ettiği başarının, gelişimin kitabı Beyaz Zambaklar Ülkesinde. Kitabı okur okumaz yazsaydım daha hoş bir inceleme çıkabilirdi ortaya. Zihnimdekileri daha etkili bir şekilde yansıtabilirdim. Ne yazık ki mümkün olmadı. Ancak zaten sitede çok daha etkili, dikkate değer incelemeler mevcut. Bu kısa kitabın aslında tamamının alıntılık olduğunu söyleyebilirim sadece. Kitabı bitirdikten sonra keşke biraz daha uzun olsaydı, hiç bitmeseydi diye düşünmedim değil :) İdeal toplum hayalinden olsa gerek... Kitap kimi yerde gerçek kimi yerde kurgu içerse de okuyucuyu sıkmadan kendini okutturuyor. Zaten kısacık bir kitap (bendeki 118 sayfaydı), çabucak okunuyor. Kitaptaki birçok bölüm dikkate değer ancak aklıma ilk anda gelen "Tarihten Ders Almak", "Kahramanlar ve Millet", "Ana, Baba ve Çocuklar", "Haydut Karokep", "Rahip Mc Donald" bölümleri daha çok dikkate alınması gereken bölümler. Kitapla ilgili yayınevine tek eleştirim, kitabın okuduğum 2005 baskısında yazım (bağlaçların ve bazı kelimelerin hatalı yazımı), noktalama hataları vardı. Umarım bunlar daha sonra düzeltilmiştir. Okunması ve okutulması gereken kitaplardan biri olduğunu düşünüyorum. Değerli okurlara keyifli okumalar dileklerimle...

Kitabı defalarca okumama rağmen inceleme yazmaya cesaret edemiyordum. İnsan yaşadığı çaresizlikleri başkalarına birkaç satırla nasıl anlatır, nasıl anlaşılır olur ki?

Şimdilerde uzun bir yolculuktayım. İnsanlara umut olmak adına çıktığım bu yolculukta, farklı diller de konuşup, bambaşka hayatlar yaşayıp, aynı hayalleri kurduğum Hayriye Ç. ile kesişti yollarım. Yaşanan bunca çaresizliğe umut olmak adına köy öğretmeni olmak istiyor. Bu incelemeyi ona itafen yazıyorum. Onun dediği gibi:
"Bir gün olsun ki portakal yememiş kimse kalmasın bu dünyada."

Kentim hak!
Ah bir dile gelsen de anlatsan her şeyi. İçinde yaşanan onca acıyı, anaların gözyaşlarını, babaların çaresizlik içinde kıvranmalarını ve çocukların umutla bakan gözlerini.

14 sene öncesine gidelim. Okuldaki ilk günüm. Heyecanlı aynı zamanda dokunsalar ağlayacak durumdayım. Sınıf çok kalabalık, neredeyse tüm sıralar dolu. Boş bulduğum bir sıraya oturdum. Sağ tarafta 1.sınıflar ortada 2.sınıflar ve solda da 3.sınıflar oturuyordu. Biraz bekledikten sonra öğretmen içeri girdi. İlk ders bizimmiş arkadaşım öyle dedi. Nasıl yani dedim kendi içimden, hepimiz aynı şeyleri öğrenmeyecek miyiz?
Bunu anlamaya çalışırken çok daha büyük bir sorunla karşılaştım. Öğretmenim bir şeyler anlatıyordu ve ben hiçbir şey anlamıyordum. Öğretmenim bunu fark etmiş olacak ki yanıma gelip bir şeyler sordu. Bir süre göz göze geldik sonra ben ağlamaya başladım. Biliyorum eğer utanmasaydınız o gün siz de aglayacaktınız.
Birbirimizin dilinden anlamıyorduk ve sanırım bu sizin için daha da zordu. Alfabeyi öğretmeden önce yeni bir dil öğretecektiniz ama hiçbir zaman yapamam deyip kaçmadınız. Bizimle birlikte mucize yarattınız.
Birlikte öğrendik birbirimizin acılarına aynı dilde üzülmeyi. Birbirimizi yargılamadan, incitmeden ve kızmadan.
bu kitabı her okuduğumda siz geliyorsunuz aklıma çünkü kitapta yazılanların birçoğunu sizle birlikte yaşadık. Soğuk kış günlerinde içinizin sıcaklığı ile ısındık. Giderken beni unutmayın demiştiniz. Yıllar geçti ve ben o ilk günkü bakışı hiç unutmadım.
O bakışlar küçük kızınıza mucize oldu.
Küçük kızınız büyüdü ve ona öğrettiğiniz her şeyi başka insanlara öğretmek adına yola çıktı. Sevgiyle ve büyük bir öğretme aşkıyla.

Kitapta anlatılanlara geçecek olursam yaşadıklarımdan pek de farklı şeyler değil aslında.
Bir öğretmen düşünün gittiği yerde öğretmek adına, yaşam adına büyük bir mücadele veriyor. Diline, kültürüne yabancı olduğu bu kentte her şeyden önce anlaşılmak isteniyor. Gittiği yerdeki insanlarla aynı dilden konuşamıyor. Gider gitmez çocukların ölümüne şahit oluyor ve ekliyor dizelerine:
"İnsanlar ölmesin demiyorum
İstediğim ölümsüzlük değil
Ne kendim, ne başkaları için
İstediğim, çocuklar ölmesin" s.(59)
Çocuklar ölmesin diye mücadele ediyor. Zor kış şartlarında şehre inip doktor çağırıyor. Günler hızla akıp gidiyor, her geçen gün bir çocuk daha ölüyor buralarda. Gelen giden yok. Tek çare baharı beklemek. Kış mevsimi 6 ay süren bir yerde yaşamak adına beklemek zorunda insanlar.
Peki kim duyuyor bu insanların acı çığlıklarını, kim elini uzatıyor, kim yazıyor bu unutulmuş gerçekleri?
Ne diyordu Halit: "Burası büyük bir kent mi ki gazeteler yazsın cinayetleri? Burda her gün adam ölür. Gazete mi yeter bunları yazmaya?" s.(131)

Kitaptaki olaylar bize her ne kadar uzak bir tarihte yaşanmış gibi görünse de günümüzde pek bir şeyin değiştiğini söyleyemeyeceğim. Eğitimdeki büyük eşitsizlikler devam ediyor, köylerde doktor olmadığı için çocuklar ölüyor ve hâlâ öğretmenle öğrencisi büyük bir oranda birbirlerini anlamıyorlar. Ne yazık ki insanlar bu kadar yıl geçmesine rağmen bu yaşanan tüm gerçekleri bir filmi izler gibi izliyorlar. Kimse elini taşın altına koyma cesaretini gösteremiyor. Herkeste bir korku almış başını gidiyor. Sahi neyden korkuyorsunuz? Görmüyor musunuz bu sizin ülkenizin gerçeği!

Ah kentim hak!
İhtişamlı ve bir o kadar da bizden olan Sümbül dağın, gürül gürül akan Zap suyun, baharda her sokak başında satılan çeşit çeşit şifalı otların, güzel yaylaların, küçük şirin köylerin, en az senin kadar tatlı olan balın, rengarenk el emeği, göz nuru kilimlerin, hangi sokağa girersen gir hep aynı yere çıkacağın yolların, meşhur ters lalen, ve en önemlisi sarıp sarmalayan o sıcacık dost elinle ben de burdayım diye bağırıyorsun.
haydi gelin hep birlikte kulak verelim bu sese. Hepimiz kendi mucizemizi yaratalım.

Bunları yazarken aklıma Semih Bey'in, 'Doğuda öğretmenlik yapan bir arkadaşımız çıksın ve şu güzel kitabı incelesin' sözü geldi. Öğretmenlik yapmadım ama yaşanan çaresizlikleri yaşamış biri olarak kendi gerçeklerimi dile getirdim.
Umarım sesim daha çok insana ulaşır ve bu yazılan şeyler sadece kitapta kalır. En azından ben böyle temenni ediyorum.
Her daim sevgi ve umutla kalın.

BERKANT VE KÖY ENSTİTÜLERİ
Alıntıdır..

BERKANT ve SAMANYOLU ŞARKISI....Bir sarkisin sen, omur boyu surecek.
Hiç merak ettiniz mi, şehirde değil, kerpiç evli bir köyde 1938'de dünyaya gelen ve 2012 yılında aramızdan ayrılan, unutulmaz "Samanyolu" şarkısını söyleyen Berkant, ortaokuldayken piyano çalmayı nereden biliyordu ?.. Yetmiş sene evvel, ilkokuldayken, memleketin yüzde doksanında radyo bile yokken, mızıka ve akordeon çalmayı kimden öğrenmişti ? Henüz 14 yaşındayken, Frank Sinatra, Dean Martin, Nat King Cole şarkılarından oluşan repertuvara nasıl sahip olabilmişti ? Dedim ya, 1938'de köyde dünyaya gelen çocuk.. On sekiz yaşındayken orkestra kurmayı, Saksafon çalmayı, hangi vizyonla akıl etmişti ?..
Çünkü..
Babası Hasan Akgürgen'in Köy Enstitüleri'ndeki görevi nedeniyle Ankara'nın Hasanoğlan Köyü'nde dünyaya gelmiş, ilkokula Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nde başlamış, babasının tayini gereği, Bilecik'e, Denizli'ye gitmiş ama, ailesi tarafından hep "köy enstitüsü ruhu"yla büyütülmüştü..
Berkant'ın temel eğitimini aldığı Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nde ; tarih derslerini Ordinaryüs Profesör Enver Ziya Karal, zooteknik derslerini Profesör Selahattin Batu, ekonomi derslerini Profesör Muhlis Ete, kültür-edebiyat derslerini Sabahattin Eyüboğlu, ziraat derslerini Profesör Kazım Köylü, coğrafya derslerini Profesör Ferruh Sanır veriyordu. Peki, ya müzik derslerini ?.. Âşık Veysel ve Ruhi Su !..
Ankara Konservatuvarı'nın saygın ustaları klasik müzik öğretiyordu. 1945 senesinde, Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nün enstrüman demirbaşı şöyleydi : 259 mandolin, 55 keman, 37 bağlama, 8 akordeon, 3 piyano, 3 davul, 1 metronom ve 1 pikap..
"Harika çocuk"lar Suna Kan ve İdil Biret, enstitüye misafir getiriliyor, köy çocuklarını teşvik için yaşıtlarından keman ve piyano dinletiliyordu. Âşık Veysel ve Ruhi Su ise saz çalmasını öğretiyordu. Âşık Veysel, enstitü bahçesine kiraz fidanı dikmiş, seneler sonra ziyaret edip kollarını açarak kiraz ağacına sarılmış, nasıl boy verdiğini hissetmişti..
Resim yapıyorlar, voleybol oynuyorlardı.. Sinema salonu vardı, tiyatro salonu vardı..
Bedri Rahmi Eyüboğlu bir hatırasını şöyle anlatmıştı :
"Hasanoğlan Köy Enstitüsü'ne gitmiştik. Okulun hayvanlarını barındıran ahırda bir çocuk gördüm. Gece nöbeti ona düşmüş, elinde kitap vardı, dalmıştı. Shakespeare okuyordu. Okuduğunu nasıl kavradığını, ertesi gün oynadıkları piyeste gördük.."
Mozart, Vivaldi, Beethoven dinliyorlar ; Gorki, Tolstoy, Zola okuyorlardı. Molieré'in "Kibarlık Budalası"nı, Sofokles'in "Kral Oedipus"unu, Gogol'un "Müfettiş"ini sahneliyorlardı.
Mesela, bir mezuniyet töreni programı sırasıyla şöyleydi : İstiklal Marşı, bağlama konseri, türküler, mandolin konseri, şiirler, keman konseri, piyano konseri, koro, Anton Çehov'un "Bir Evlenme Teklifi", diploma takdimi ve topluca oynanan zeybek...
Tüm zamanların gelmiş geçmiş en şöhretli şarkısı "Samanyolu"nu ölümsüzleştiren, dededen toruna nesiller boyu adeta marş gibi ezberleten Berkant, işte bu "ruh"un Türkiye'ye armağanıydı..
İşin ilginç tarafı, romantizm tarihimizin en önemli şarkısının adı "Samanyolu" ama, şarkının içinde tek kelime "Samanyolu" geçmiyor..
Tıpkı, eğitim-öğretim tarihimizin en önemli parçası KÖY ENSTİTÜLERİ'nin, günümüzün eğitim sisteminde adının geçmemesi gibi..
Yılmaz Ozdil
VEEE.......BUGÜNKÜ DURUM
1 Nisan Çarşamba günü köy okulumuzda gerçekleştirilmek üzere Opera Sanatçısı Devrim Demirel ve bir grup sanatçıdan oluşan topluluğun okulumuzda eğitim konserinin izin yazısını Antalya Elmalı İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü"ne yazdık. Bugün iznin verilmediği telefonu geldi. Antalya Elmalı İlçe Milli Eğitim Müdürü Recep Akalın"ı arayıp iznin verilmeme nedenini sorduğumda "ÇOCUKLAR NE ANLAR OPERADAN!" yanıtını alınca şoka girdim. Şimdi sizlerden isteğim bu yazının altına asla yorum yapmamanız ve sadece paylaşmanızdır. 3 yıllık öğretmenliğim sürecinde hiçbirşeyden ve hiç kimseden korkmadım. Emeklerimin ve yaptıklarımın hep arkasında durdum. Bir eğitimcinin eğitimle asla bağdaşmayan cümlesini duymak beni çok üzdü.
Sizler ne olur çocuklarınızı müzikten, operadan, senfoniden, halk müziğimizden, köy müziğimizden uzak tutmayınız.
EMRE DAYIOĞLU
ANTALYA ELMALI İLÇESİ BAYRALAR KÖYÜ
MÜZİK ÖĞRETMENİ.