• Türkiye gibi Japonya'da uzun süren köklü bir feodal dönemin ardından modernizmin baskılarına direnememiş ve yakın zamanlarda kimlik değiştirmiş bir ülke. Söz konusu Japonya'nın katı ve mutlak geleneksel süreci olunca, bu dönüşüm günümüzde bile tam anlamıyla gerçekleşememiş (bizde de benzer bir durum var) ve bireylerde anomalik bir hal doğurmuştur. Natsume Sōseki bu eserinde genel olarak, feodalizmden kapitalizme doğru gerçekleşen bu dönüşümün toplum ve birey üzerinde yarattığı duygu ve kişilik tiplerinin değişimi üzerine odaklanır. Bir tarafta geleneksel, içten ve yer yer kaba Japon kültürü, diğer taraftan modern, kibar ve yapmacık Batı kültürü arasında debelenip duran, bunlara maruz kalan bir köy öğretmeni: Küçük Bey.

    Ancak konu böylesine değerlendirilebilir ve ilgi çekici bir konu olmasına rağmen çeviriden midir yoksa kitabın kendisi gerçekten de bu minvalde midir bilinmez, hiç keyif alamadım. Meselenin aktarımı için seçilen karakterlerin abartılı keskinliği, peşi sıra gelen abartılı ve anlamsız olaylara rağmen sonuna kadar umutluydum ama beklediğim etkiyi yaşatmadı. Ben kendi adıma vakit kaybı olarak gördüm, tavsiye etmiyorum.
  • John Steinbeck, Kaçış Romanı elimdeki baskısı Ocak 1963 yılında Varlık Yayınları tarafından basılmış .Sararmış yapraklar ve eski güzel kelimeler, bence böyle klasik kitapların eski baskılarını bulup okumak gerek. ..
    Bu baskıda büyük John Steinbeck'in yedi hikayesini bulacaksınız. Bunlardan ilk üçü yazarın "Uzun Vadi" adlı hikaye kitabından alınmıştır. Öteki dördü ise "Cennet Çayırlan"'ndan alınan hikâyelerdir. En beğendiğim hikayeler Kaçış ve Köy Öğretmeni ...Size de iyi okumalar. ..

    İçindeki Hikayeler
    Kaçış
    Ak Bıldırcın
    Uyanık Adam
    Deli Kız
    Börekçi Dükkanı
    Köy Öğretmeni
    Zürriyet
  • Öyle yapacağım. Bir zamanlar bir çift New Englandlı oğlan varmış ikizlermiş. İyi h uyluluk, zayıf ahlak ve kişisel görünüm açısından benzerlermiş. Pazar Okulu'nda örnek gösterilirlermiş. George, on beş yaşında bir
    balina gemisinde miço olarak çalışma ve Pasifik'e açılma fırsatı yakalamış. Henry köyde, evinde kalmış. On sekiz yaşındayken, George, gemide tayfa ve Henry ise i leri seviye İncil dersi öğretmeni olmuş. George, yirmi iki yaşına gelfiklerinde, denizde ve Avrupa ile Doğu limanlarındaki denizci pansiyonlarında kazandığı kavga alışkanlıkları ve içki
    alışkanlıkları sebebiyle, Hong-Kong'da basit bir kabadayı hal ine gelmiş ve işsiz kalmış; Henry ise Pazar Okulu'nun amiriymiş. Yirmi altı yaşında George bir boş gezen, bir berduşken; Henry köy kilisesinin papazıymış. Sonra George eve dönmüş ve Henry'nin misafiri olmuş. Bir akşam, adamın biri evin önünden geçiyormuş ve Henry acınası bir gülüşle şöyle demiş, "Rahatsızlık verme niyeti olmaksızın, şu adam bana her gün canımı acıtan fakirliğimi hatırlatıyor, çünkü yanında yığınla para taşıyor ve hayatının her akşamında buradan geçiyor:' Bu dış etki bu yorum George için yeterliymiş, ama adama pusu kurup onu soymasına sebep olan, bu dış etki değilmiş. Bu dış etki sadece on bir yılın birikimi olan bu tip etkileri temsil ediyormuş ve uzun süren gebelik dönemlerinin hazırlamış olduğu eylemi doğurm uş. Henry'nin aklına adamı soymak hiç gelmemiş onun külçesi yalnızca temiz su buharına maruz kalmış; ama George'unki civa buharına maruz kalmış.
  • Yazar: Liliyar
    Hikaye Adı : MİLYONLARCA GÜNEŞ
    Link: #30265940

    Çamurlu köy yolunda bata çıka ilerliyordu okula doğru.Paçaları tamamen ıslanmıştı.
    Biraz daha sıklaştırdı adımlarını,biraz daha..Zihninde hızla akıp giden bir yığın kaygıya ayak uydurur gibi.
    Oysa kim,nereden bilecekti,en güzel çiçeklerin sürgün topraklarda boy verdiğini!
    Baharın bambaşka bir anlamının olduğunu mesela,ya da bir yüreğe milyonlarca güneş sığabileceğini..
    Kim,nereden bilecekti sürgün edildiği bu köy okulunda,sınıfın kapısından içeri girene kadar sol yanının tipiye tutulmuş gibi titrediğini..
    Yüreği sığmıyordu kocaman gökyüzüne.Kaybetmeler hazan yaprakları gibi dökülürken,gözlerini kapayıp bir bahar sabahını hayal etmenin nasıl da zor olduğunu kim,nereden bilecekti..
    Hızlı adımlarla çıktı okulun girişindeki üç basamağı.Tek katlı bir köy okuluydu bu;tek sınıf, ondört öğrenci,tam ortada küçük bir soba ve ondört milyon umut,kapıyı açar açmaz tüm benliğini saran .
    Koşuştular etrafına.Öğretmen demek "Önce ben sarılmalıyım."demekti çünkü.
    "Çantasını ben alıp masasına koymalıyım."
    "Hırkasını ben askıya asmalıyım."
    Öğretmen demek ,"Ben senin gibi olacağım !"demekti.
    Gülmenin nasıl güçlü bir devrim olduğunu ,bu küçüklerden öğrenmişti okula ilk geldiğinde.
    Gülümsedi..
    ............
    Dersin bitmesine yakın İbrahim ,arkadaki dolaptan öğretmenin sazını çıkarıp getirdi.Hep öyle olurdu çünkü,o bir türkü çalardı ve öğrenciler evlerine dönerken ,bağıra bağıra söyleyerek tüm köye dinletirlerdi o türküyü.
    Sınıfın kapısı aniden açıldı ,dört asker birden içeriye daldılar.Öğretmen bunu bekliyordu aslında.Çünkü malum ,vatanını sevenlerle doluydu 12 Eylül sonrası cezaevleri.
    Çığlıkları korkudan boğazına düğümlenen çocuklar,sessiz,kimsesiz,çaresiz,bakıyorlardı sadece.
    İbrahim saza sıkı sıkı sarılmış,kafasını gömmüş yüreğine,titreyerek ağlıyordu.
    Askerlerin arasında sınıftan çıkarılırken;
    "İbrahim!"dedi öğretmeni,"Kaldır başını!"
    "Sazın..."dedi,"Sazın öğretmenim..."
    "Sende kalsın .Gelip alacağım,döneceğim mutlaka!"
    Sonra ondört milyon güneş boynu bükük kaldı geride.

    .................

    Memleketimden uzakta geçirdiğim uzun yılların ardından ,öğretmen olarak memleketimin bir okuluna atanmanın sonsuz mutluluğuyla hızla çıkıyorum merdivenleri.Çok büyük ve yeni yapılmış olan okul binası biraz daha keyfimi yerine getiriyor.
    Müdür odasına doğru ilerleyip kapıyı çalıyorum.Heyecandan çocuk gibiyim .
    Müdür Bey,orta yaşlı,güler yüzlü bir insan .Tokalaşıyoruz,kendimi tanıtıyorum.Gözleri derin bir sızıya gömülüyor birden .Kelimelerin tarif edemeyeceği türden bir duygu ,bütün ruhunu sarıyor.Ellerini oğuşturuyor,yüzüme bakıyor tekrar.Susuyor,öyle uzun susuyor ki bir anlam veremiyorum.
    "Siz.."diyor,"Kemal Öğretmenin neyi oluyorsunuz?"
    "Kızıyım."diyorum.
    Ayağa kalkıyor,
    "Öğretmen Hanım,rica etsem benimle müzik odasına gelir misiniz?"diyor.
    "Tabi .."diyorum.
    Yan yana ilerliyoruz uzun bir koridor boyunca.Sonra dört dörtlük tanzim edilmiş bir müzik odasına giriyoruz.Ben etrafı süzerken duvarda asılı duran sazı gösteriyor bana.İçimde tuhaf bir sızı hissediyorum birden .
    "Babanızın sazı.."diyor."Mutlaka geleceğim ,demişti.Sizin suretinizde geldi.."
    İşte ben o an ,birden ,milyonlarca güneş oluyorum...
  • MİLYONLARCA GÜNEŞ
    Çamurlu köy yolunda bata çıka ilerliyordu okula doğru.Paçaları tamamen ıslanmıştı.
    Biraz daha sıklaştırdı adımlarını,biraz daha..Zihninde hızla akıp giden bir yığın kaygıya ayak uydurur gibi.
    Oysa kim,nereden bilecekti,en güzel çiçeklerin sürgün topraklarda boy verdiğini!
    Baharın bambaşka bir anlamının olduğunu mesela,ya da bir yüreğe milyonlarca güneşin sığabileceğini..
    Kim,nereden bilecekti sürgün edildiği bu köy okulunda,sınıfın kapısından içeri girene kadar sol yanının tipiye tutulmuş gibi titrediğini..
    Yüreği sığmıyordu kocaman gökyüzüne.Kaybetmeler hazan yaprakları gibi dökülürken,gözlerini kapayıp bir bahar sabahını hayal etmenin nasıl da zor olduğunu kim,nereden bilecekti..
    Hızlı adımlarla çıktı okulun girişindeki üç basamağı.Tek katlı bir köy okuluydu bu;tek sınıf, ondört öğrenci,tam ortada küçük bir soba ve ondört milyon umut,kapıyı açar açmaz tüm benliğini saran .
    Koşuştular etrafına.Öğretmen demek "Önce ben sarılmalıyım."demekti çünkü.
    "Çantasını ben alıp masasına koymalıyım."
    "Hırkasını ben askıya asmalıyım."
    Öğretmen demek ,"Ben senin gibi olacağım !"demekti.
    Gülmenin nasıl güçlü bir devrim olduğunu ,bu küçüklerden öğrenmişti okula ilk geldiğinde.
    Gülümsedi..
    ............
    Dersin bitmesine yakın İbrahim ,arkadaki dolaptan öğretmenin sazını çıkarıp getirdi.Hep öyle olurdu çünkü,o bir türkü çalardı ve öğrenciler evlerine dönerken ,bağıra bağıra söyleyerek tüm köye dinletirlerdi o türküyü.
    Sınıfın kapısı aniden açıldı ,dört asker birden içeriye daldılar.Öğretmen bunu bekliyordu aslında. Malum ,vatanını sevenlerle doluydu 12 Eylül sonrası cezaevleri.
    Çığlıkları korkudan boğazına düğümlenen çocuklar,sessiz,kimsesiz,çaresiz,bakıyorlardı sadece.
    İbrahim saza sıkı sıkı sarılmış,kafasını gömmüş yüreğine,titreyerek ağlıyordu.
    Askerlerin arasında sınıftan çıkarılırken;
    "İbrahim!"dedi öğretmeni,"Kaldır başını!"
    "Sazın..."dedi,"Sazın öğretmenim..."
    "Sende kalsın .Gelip alacağım,döneceğim mutlaka!"
    Sonra ondört milyon güneş boynu bükük kaldı geride.

    .................
    Gurbette geçirdiğim uzun yılların ardından ,öğretmen olarak memleketimin bir okuluna atanmanın sonsuz mutluluğuyla hızla çıkıyorum merdivenleri.Çok büyük ve yeni yapılmış olan okul binası biraz daha keyfimi yerine getiriyor.
    Müdür odasına doğru ilerleyip kapıyı çalıyorum.Heyecandan çocuk gibiyim .
    Müdür Bey,orta yaşlı,güler yüzlü bir insan .Tokalaşıyoruz,kendimi tanıtıyorum.Gözleri derin bir sızıya gömülüyor birden .Kelimelerin tarif edemeyeceği türden bir duygu ,bütün ruhunu sarıyor.Ellerini oğuşturuyor,yüzüme bakıyor tekrar.Susuyor,öyle uzun susuyor ki bir anlam veremiyorum.
    "Siz.."diyor,"Kemal Öğretmenin nesi oluyorsunuz?"
    "Kızıyım."diyorum.
    Ayağa kalkıyor,
    "Öğretmen Hanım,rica etsem benimle müzik odasına gelir misiniz?"diyor.
    "Tabi .."diyorum.
    Yan yana ilerliyoruz uzun bir koridor boyunca.Sonra dört dörtlük tanzim edilmiş bir müzik odasına giriyoruz.Ben etrafı süzerken duvarda asılı duran sazı gösteriyor bana.İçimde tuhaf bir sızı hissediyorum birden .
    "Babanızın sazı.."diyor."Mutlaka geleceğim ,demişti.Sizin suretinizde geldi.."
    İşte ben o an ,aniden ,milyonlarca güneş oluyorum...
  • Sene 1973,
    Mevsim kış ayları...

    Şehirlere lapa lapa karın yağdığı zamanlar,

    Çeşmedeki suyun daha boruların içindeyken buz tuttuğu, içecek suyu (tencerenin içine kırıp attığın buzu) soba üzerinde eriterek hayatı idame ettirdiğiniz zamanlar,

    Bir kurşun kalemin dibini gördüğünüzde dahi o arta kalan kısmı nasıl kullanırım düşüncesi var çocuklarda, herşey çok kıymetli az olduğu için...

    Araba, otobüs var ama şu çağdaki bolluk kadar değil tabii ki...

    Devir idare devri, şeker az tuz az herşey az ama muhabbet bol ve kafi, çocuklar yokluğa rağmen mutlular...

    İşte bizim köye böyle dar vakitlerde bir öğretmen atamayla geldi. İlk görev yeri olması münasebetiyle çekingen ve çocuksu bir hali vardı. Muhtarı sordu köy meydanında. Köyün çocuklarından 1 ufaklık aldı götürdü öğretmeni -muhtarın evine.

    Velhasıl kelam köyde eşi ölmüş yaşlı 1 Hüseyin amca vardı. Öğretmen o evde misafir edildi bir süre.

    Okul zamanı geldi. Köyde her yaştan yaklaşık 30 çocuk var. Etraftaki birkaç köyden gelen çocuklarla beraber 80 civarını buluyor öğrenci sayısı.

    Öğretmen bir hafta dayanabildi. Çaresiz tahtayı 5'e bölüp her sınıf için ayrı ayrı konu işlemeye başladı.

    Geçen sene gelen öğretmen eş durumundan tayin alıp gitmiş. Daha doğrusu alışamamış. Ortalık siyasi olaylar nedeniyle ısınmış. Türkiye gündemi gergin.

    Öğretmen adını yazdı tahtaya: Mehmet Ali.

    Sonra çocukların yüzüne 1-1 bakıp:
    - Benim adım Mehmet Ali. Memetali diyen olur. Memet diyen olur. Ali diyen olur. Hepsi kabulüm.

    Ardından tek tek öğrenciler ayağı kalkıp adını, yaşını, babasının ne iş yaptığını söyleyip yerine oturdu. Böylece tanışma faslı bitmiş oluyordu.

    Öğretmen yarın okula gelirken büyüyünce hangi meslekleri seçeceklerini 1 kağıda yazıp getirmelerini istedi.

    Ertesi gün çocuklar tahtaya kalkıp hangi mesleği seçeceklerini söylediler. Enteresan meslek seçimleri vardı. Müzik aletlerinin yapım ve tamiri, okullarda okutulan kitapları yazan bir hoca olmak gibi değişik seçimler çıkmıştı ortaya...

    Tahtaya çıkan 2.sınıf öğrencisi Veli bende yıldızlara gitmek istiyorum. Bir makine yapıp gideceğim öğretmenim dedi.

    Akşam çocuklar evlerine dağıldı. O öğretmen o gün bir karar verdi. Hergün son dersi hayatın ona öğrettikleri deneyimleri öğrencileriyle anlatarak konuşarak geçirmeye başladı.

    Her öğrenci kendine gerçekçi ve başarılı bir hedef koymaya düzenli ders çalışmaya başladı. Öğretmen onlara köy dışında bir dünya olduğu gerçeğini göstermeye çalışıyordu.

    Okulun son günü Veli karnesini alırken Memetali öğretmen sordu;
    - Ee Veli kararını verdin mi? Ne olacaksın?

    Veli net bir tavırla:
    - Hocam sayenizde ne istersek o olabiliriz. Çünkü okuma yazmadan evvel doğru düşünmeyi öğrettiniz öğretmenim...

    Öğretmen sınıfa bakarak:
    - Gelecek günlerde şartlar sizi zorlayabilir -hatta üzebilir. Belki şu karla kaplı yoldan daha kötü imkanlar içerisine itebilir. Ama çocuklarım şunu hiçbir zaman unutmayın. Bu ülkede Mustafa Kemal aklıyla ve inanarak ülkeyi kurtardı. Sizler geleceği kuracaksınız. Buna inancım tam yeterki; dürüst olun ve çalışın...