Beni dinleyin. Ben de bütün bu ruh mikroplarının daima içimizde mevcut olduğunu, hastalık halinde yani şu veya bu fertle değil, bütün bir cemiyette bir salgın haline geldiğini söylemek istiyorum. Sadece salgın da değil. Çünkü insanlar salgına karşı tedbir alır; bu bir iptila haline geldi. Garaz ve kin, hiddet, parmak kadar çocukların bile tutulduğu birer ruh kanseri, birer kara veba halini aldı. Bıçakla arkadaşını hatta anasını öldüren çocukların yaşı sekize kadar indi. Vurmak, öldürmek, herkesin suratına çamur sıvamak, kendimizi göstermek için şamata ve saygısızlık… İsraf, israf! Eski Bizans’ın son günlerinin bir darbımeselini hatırlatıyor: ‘Dünya batıyor, karım süslenip yatıyor.’ Hele taklit, taklit, o da öyle bir iptila ki, dört ayakla yürür iki kişi görsek hemen taklit edeceğiz. İnsanlar işte bu sayede hayvaniyete bile dönebilir. “
Çeşmenin suyu akıyordu, nehrin suları akıyordu, gün geceye akıyordu, şehirdeki yaşam ölüme akıyordu; adet böyleydi, zaman ve devran kimseyi beklemezdi; çok geçmeden fareler deliklerinde koyun koyuna uymaya başlamışlardı, maskeli balonun ışıkları akşam yemeği için ışıl ışıldı; yani her şeyi doğal akışına uygun ilerliyordu.
Askeri bilgiden yoksun subaylar; geminin ne olduğunu bile bilmeyen denizciler; devletin gidişatından bihaber devlet memurları; şehvetli bakışları, gevşek dilleri ve gayriahlaki yaşamlarıyla, olabilecek en dünyevi din adamları oradaydı; hiçbiri liyakat sahibi değildi fakat hepsi rezilce öyleymiş taklidi yapıyordu; hepsi bir şekilde Monsenyör’ün tarikatının bir parçasıydı, bu yüzden de herhangi bir maddi getirisi olan tüm devlet pozisyonlarında bunlar görev alıyor, paraya para demiyorlardı.