"Bir insanı sevmek, bir eve taşınmak gibidir," derdi Sonja. "İlk başta ondaki tüm o yeniliklere aşık olursun, her sabah tüm bunların sana ait olduğuna hayret eder, her an birinin içeri dalıp korkunç bir haya yapıldığını, aslından senin böyle harika bir yerde yaşamaman gerektiğini söyleyeceğinden korkarsın. Sonra yıllar geçer, duvarlar yıpranır, ahşabın orası burası aşınır ve sen o evi kusursuz olduğu için değil, bilakis kusurları için sevmeye başlarsın. Her köşesini öğrenmişsindir artık. Soğukta kilide sıkışmaması için anahtarı nasıl tutman gerektiğini, hangi tahtanın üstüne basıldığında hafifçe esnediğini ya da gardırop kapılarını gıcırdatmadan açıp kapamayı öğrenmişsindir. Orayı senin evin yapan tam da bu küçük sırlardır."
Elbette Ove, bu örnekte gardırop kapısını temsil ettiğinden şüphelenirdi. Zaman zaman da, ona öfkelendiğinde, "Bazen düşünüyorum da ev temelden yamuk olduğunda yapılabilecek bir şey var mıdır acaba?" diye mırıldandığını duyardı Sonja'nın. Onun ne demek istediğini gayet iyi bilirdi.
"Derler ki en iyi adamlar hatalarından doğar ve sonradan, hiç hata yapmamış olsalar gelişeceklerinden çok daha iyi yönde gelişirler," dedi yumuşak bir sesle.
"Kim demiş bunu?" diye sordu Ove.
"Shakespeare," dedi Sonja.
"İyi bir şey mi diyor?" diye sordu Ove.
"Harika bir şey diyor."
Evleri sevdiğini fark etti. Belki de ne çok, anlaşılır oldukları için. Hesaplanabilir, kağıda çizilebilir şeylerdi evler. Su geçirmez yapılırsa sızdırmazlardı; düzgün desteklenirse çökmezledi. Evler adildi, hak ettiğini verirdi insana. Ne yazık ki aynı şeyi insanlar hakkında söylemek mümkün değildi.
Ove muhtemelen en başından beri ne yapması gerektiğini biliyordu ama nihayetinde tüm insanlar zaman konusunda iyimserdir. Başkalarıyla bir şeyler yapmak için yeterince zamanımız olduğunu düşünürüz hep. Onlara bir şeyler söylemek için zamanımız olduğunu. Sonra bir şey olur ve elimizde sadece keşkeler kalır.