Körlük bence sadece bir salgın hikâyesi değil, insanın kendi iç körlüğünü anlatan çok güçlü bir roman. İnsanlar fiziksel olarak görme yetisini kaybedince değil, aslında birbirini görmeyi bıraktığında asıl çöküş başlıyor.
Kitapta en dikkat çeken şey, düzen ortadan kalkınca insanlığın da ne kadar hızlı değişebildiği. Kurallar gidince empati, ahlak ve dayanışma da zayıflıyor. Yerine korku ve güç ilişkisi geçiyor.
Bana göre kitabın en önemli tarafı “körlük” kavramını sadece fiziksel bir durum olarak değil, farkındalık eksikliği olarak kullanması. İnsanlar çoğu zaman gözleri açık olsa bile gerçekten görmüyor.
Doktorun karısı ise bu hikâyede farklı bir yerde duruyor. Tek gören kişi olması onu hem güçlü hem de çok ağır bir yük taşıyan biri yapıyor. O, olan biteni görüyor ve çoğu zaman buna dayanmakta zorlanıyor. Bu da aslında insan olmanın ne kadar zor bir şey olduğunu gösteriyor.
Çete lideri ve şiddet ortamı ise düzen çöktüğünde gücün nasıl kolayca kötüye dönebileceğini anlatıyor. Ama aynı zamanda sessiz kalanların da bu düzenin oluşmasında payı olduğunu hissettiriyor.
Genel olarak kitap bana şunu düşündürdü: İnsanlık büyük olaylarda değil, küçük davranışlarda ortaya çıkıyor. Ve bazen en büyük körlük, gerçekten görmediğimiz şey değil, görüp de önemsemediğimiz şeyler oluyor.