• Ne zamandır okumak istiyordum nihayet okudum, rahatladım. O bilindik Nazi hikayelerinin aksine kitap, 1930'ların başında hümanist bir öğretmenin bir sınıf faşist, ergen, erkek öğrenci ile savaşmanın öğretildiği kampta eğitim alırlarken işlenen bir cinayeti konu alıyor. Tabi anlattığım kadar basit bir cümle ile koskoca kitap hakkında fikir sahibi olamazsınız. Şöyle söylemek gerekirse; Hitler Almanya'sı "ağaç yaşken eğilir" mottosu ile ari ırk düşüncesini daha savaşa yıllar varken küçük dimağlara aşılayarak eğitimi ve geleceği bu şekilde şekillendirmiştir. Öğretmenin Faşizm korkusunu çok iyi yansıtıldığı kitapta, bir ispiyon ile hayatların karardığı, bu korkularla dinin sorgulandığı aslıdan pek çok metafor ve benzetmeyle Tanrı'ya bakışın değişkenliğinin anlatıldığı bir kitap. Okuduğum için memnunum açıkçası.
  • "Okuma zihni hayatı uyandırmalı, yerini almamalı onun. Başkalarının hazırladığı bir bal değil hakikat, onu kitap sayfalarından toplayacağız, kafamızın ve gönlümüzün iç hamleleri ile fethedebiliriz ancak." Doğru. Zihin arı, kitap çiçek, dış dünya kovan. "Aydın okumak için okur. Kitaba kitap olduğu için perestiş eder. Bulduğunu yükler hafızasına. Sindiremez, hayatına katamaz. Kendi kendini zehirler. Bu fetişist saygı zararlıdır, ama çok yaygındır da. Bu 'edebi hastalığa' büyük adamlar daha çok tutulurlar. Düşünce ile doğrudan doğruya temas etmedikleri zaman kitaplarla beraber olmaktan hoşlanırlar. Zaten kitap da onlar için yazılmış değil mi? Büyük zekalar kitabidirler. Ama bu, kitabiliğin bir kusur olmasına mani değildir. Kitabilik zekadan çok hassasiyet için tehlikeli. Dahi her okuduğunu temessül eder, kendi malı olur fikirler. Bir kucak odun küçük bir ateşi söndürür, büyük bir ateşi daha da canlandırır"
  • Kitabı kızım için alıp,öncelikle kendim okudum.Kanatsız bir arının üstün hayal gücünü ve etrafına yaydığı enerjiyi çok güzel bir dille anlatmış .Küçük prens’ten sonra okunmaya değer bir kitap olarak görüyorum .
  • 2000 yılının aralık ayıydı. Üniversiteden yeni mezun olmuştum. Bir devlet okulunda heyecanla derslere giriyordum. Sınıflardan birinde, şartlı cümleleri anlatırken tahtaya İngilizce bir cümle yazdım.
    “Evet çocuklar, tahtada ‘Eğer çok zengin olsaydım anneme... alırdım.’ yazıyor. Cümledeki boşluğu, hayal gücünüzü de kullanarak doldurun. Anlaşıldı mı?” dedim.
    Anlaşılmış olmalı ...ki herkes sessiz bir şekilde dağıttığım küçük kâğıtları aldı ve gözlerini tavana dikip düşünmeye başladı. Beş dakika sonra sınıfı dolaşıp kâğıtları topladım ve tek tek okudum. Uzay gemisi, Ferrari, Miami’de yazlık, Maldivler’de ada... Ben okuyorum, sınıf gülüyordu. Son kâğıdı içimden okudum. “If I were rich, I would buy flowers for my mom.”
    Cümlenin sahibi, o sene sınıfa yeni gelen çelimsiz, içine kapanık bir çocuktu. “Aramızda çok duygusal bir arkadaşımız var!” dedim. “Selim, kalk bakalım. Ne yazdığını arkadaşlarına söyleyebilir misin?”
    “Çiçek alırım, yazdım öğretmenim.”
    Sınıfta hafif bir kahkaha koptu. “Ben çok zengin olduğunuzu düşünün, hayal gücünüzü kullanın demiştim. Buna rağmen çiçek alırım yazdığına göre önemli bir sebebin olmalı” dedim.
    Bir süre sessizce bekledi, sonra ayağa kalkıp “Aklıma başka bir şey gelmedi öğretmenim” dedi usulca. Yüzünde Mona Lisa tablosunu andıran gülmekle ağlamak arası garip bir ifade vardı.
    “Oğlum, dalga mı geçiyorsun?” dedim sertçe. “Aklınıza bir şey gelmesi için illa not mu vermemiz gerekiyor?”
    Hiç cevap vermedi. Kâğıtları geri dağıttım. Sınıf, çalan zille birlikte kovanı kurcalanmış arı sürüsü gibi bahçeye aktı. Dışarıda ince bir yağmur yağıyordu.
    Ertesi sabah okula geldiğimde Selim’in babasını lobide beni beklerken buldum. Önündeki sehpada bir gün önce sınıfta dağıttığım buruşuk kâğıt parçası duruyordu. Oturup biraz konuştuk. Kısa bir görüşmeden sonra ayrıldı. Zorlukla zümre odasına doğru yürüdüm. Başım dönüyordu. Hıçkırığa benzer garip bir şey diyaframdan gırtlağıma kadar tırmanmış, patlamaya hazır bekliyordu.
    2000 yılının aralık ayıydı ve ben, kâğıttaki küçük boşluğu çiçekle dolduran Selim’in, hayatındaki en büyük boşluğu da çiçekle doldurmaya çalıştığını öğrendim.
    Üç ay önce bir trafik kazasında annesini kaybettiğini ve o günden beri, babasıyla, hiç aksatmadan her cuma günü annesinin mezarını ziyaret edip mezarlığa çiçek diktiklerini...
    Önceki gece babası duymasın diye yüzünü yastığa gömerek sabaha kadar hıçkırdığını...
    Ve üniversiteden alınan diplomayla öğretmen olunamayacağını...
    Hepsini, hayatımın o en serin aralık sabahında öğrendim .

    "Öğretmenlik sabah gidip öğlen geldiğin, cumartesi, pazar, sömestır ve yazın tatil yaptığın bir meslek değildir. Öğretmenlik Anne olmaktır. Baba olmaktır. Abi olmaktır.. Kısacası İnsan olmaktır.

    "İnsan gibi insan öğretmenlerimizin önünde saygı ile eğiliyorum.."

    ~ alıntı ~
  • On küçük Zenci yemeğe gitti, Birinin lokması boğazına tıkandı. Kaldı dokuz. Dokuz küçük Zenci geç yattı, Sabah biri uyanmadı. Kaldı sekiz. Sekiz küçük Zenci Devon'u gezdi, Biri geri dönmedi. Kaldı yedi. Yedi küçük Zenci odun yardı, Biri baltayı kendine vurdu. Kaldı altı. Altı küçük Zenci bal aradı, Birini arı soktu. Kaldı beş. Beş küçük Zenci mahkemeye gitti, Biri idama mahkûm oldu. Kaldı dört. Dört küçük Zenci yüzmeye gitti, Birini balık yuttu. Kaldı üç. Üç küçük Zenci ormana gitti, Birini ayı kaptı. Kaldı iki. İki küçük Zenci güneşte oturdu, Birini güneş çarptı. Kaldı bir Zenci. Bir küçük Zenci yapayalnız kaldı. Gidip kendini astı. Kimse kalmadı.
  • Eğer yüzün hayatın ağır tokatlarıyla şiştiyse, gülümse ve şişman bir adammışsın gibi davran.
  • ...birisinin hayatında olan güzel şeyleri okumazsan onun kederiyle neden ilgilenesin ki?
    Chris Cleave
    Sayfa 286 - Pegasus