Aynı ailede doğmuş da olsalar,aynı şartlarda büyümüş iki çocuk bulunamaması oldukça tuhaftır.Aile içinde bile her bir çocuk çok özel bir atmosfer ile çevrilidir.
İlk doğan çocuk önceler yalnızdır ve doğal olarak dikkatlerin odağındadır.İkinci çocuk doğduğunda o kendisinin tahttan indirildiğini görür ve durumundaki bu değilime karlı direnir.Bu olay ,onun hayatında o ana kadar sahip olduğu gücü aniden kaybettiği bir trajedi olarak patlak verir.Bu trajik duygu çocuğun yaşam modelini oluşturması olayına karışır ve sonunda onun yetişkin biri olduğunda gösterdiği özelliklerde ortaya çıkar.
Sevilme açlığının açtığı yaralar narindir.Orada ancak sahici bir insan olabilirseniz,onun yaraları kadar sahici durabilirseniz,kendi yaralarınızla yüzleşebilecek kadar cesaretiniz varsa,varsınız.
Zihinsel zaman hızlanırken duyguların zamanı kendi yavaş ritmiyle ilerliyor.Zihnin zamanı ile duyguların zamanı arasındaki yarık büyüyor.Görmezden gelinmiş,ihmal edilmiş,işlenmemiş duygular,bir endişe nöbeti iç huzursuzluğu şeklinde bizi yokluyor.
Günümüzün “aç kendini” toplumunda,yaralarımızı göstermemiz,o yaraları da bir başarı öyküsüne dönüştürmemiz bekleniyor.Gönül burukluğunu dahi pazarlayabilen bir iktisat karşısındayız.