İnsanlar denizin üzerinde, bir gemide, aynen ayakları karadaymış gibi kaygısızca konuşurlar ve gülerler ama en küçük bir durum olsun, alışılmadık bir şey olduğuna dair en ufak bir belirti ortaya çıksın hemen bütün yüzlerde hep var olan bir tehlikenin her zaman bilincinde olduklarını gösteren bir kaygı ifadesi belirir.
Çantamda boş yer kalmış ve ben oraya kuru ot koyacağım; hayat çantamızda da aynı şey söz konusudur; içini neyle doldurursak dolduralım, yeter ki boşluk kalmasın.
Bense düşünüyorum: İşte burada saman yığınının gölgesinde yatıyorum... Daracık bir yer işgal ediyorum, içinde bulunmadığım, beni ilgilendirmeyen bir işin olmadığı geri kalan boşlukla kıyaslandığında bir damlacık bir yer ve yaşayabileceğim zaman bölümü, benim içinde olmadığım ve olmayacağım sonsuzluk karşısında öyle küçük ki... Oysa bu atomda, bu matematiksel noktada kan dolaşıp duruyor, beyin çalışıyor, birtakım istekler oluyor... Ne saçmalık! Ne boş şeyler!
Vay canına! Bak babayiğit karınca, yarı ölü bir sineği taşıyor. Taşı kardeşim, taşı! Bakma sen sineğin direndiğine, hayvan olarak durumundan faydalan. Sen acıma duygusunu tanımama hakkına sahipsin, bizim gibi kendi duygularını çiğneyen bir varlık değilsin!