• 252 syf.
    ·6 günde·Beğendi·Puan vermedi
    https://youtu.be/flXZz6m0HsY

    Ben bu bahar çok değiştim be anne
    Yüreğim durup durup rüzgarlanıyor
    Ben bu bahar bir tiryaki gibi aydınlık içtim
    Unutmak istedim ama olmuyor...


    Ben bu kitabı nasıl inceleyebilirim hiç bilmiyorum. Kitabın hakkını vermeyeceğimden eminim ama yinede yazacağım. Aslında mesele sadece kitap değil, yaşanmış olayları düzgün ifade edememe korkum var. O yüzden başta 12 Eylül'ü yaşayanlardan sonra Hüsnü Arkan'dan en son da bu inceleme adı altında ama incelemeye pek benzeyemeyen yazıyı okumaya başlayan okurlardan “Özür dilerim.”

    Kitap iç içe geçmiş birbirlerini tamamlayan 3 dönemden oluşuyor; 1960'lar, 1980'ler ve 2007. Bu dönemler karakterleri birbirinden farklı, kendilerine farklı yollar çizmiş 3 kadının gözünden anlatılıyor; Zehra, Mino, Mino'nun Yengeci (yengesi).

    Bir de Mino'nun mektupları var...

    Zehra şimdiki zamanı, Mino geçmiş zamanı, Mino'nun mektupları ise “her zaman”ı temsil ediyor. Galiba Mino'nun mektupları “Aşk” denilen şeyi temsil ediyor. Cahit adamına olan benim hiçbir şekilde anlayamadığım ve çoğunuzun da anlayamayacağı bir aşk var mektuplarda.

    Hüsnü Arkan kendisiyle yapılan bir röportajda; “Özgürlük fikri insana dışarıdan gelir. Kimse özgür doğmaz. Tam tersine bağımlı olarak doğar ve özgür olmayı sonradan öğrenir.” demiş.

    Biz bu çabanın nasıl verildiğini romanın ana kahramanı olan Mino'da görüyoruz. Asker abisinin tahakkümü altına girmiyor mesela, mesela sevdiği, delicesine aşık olduğu diyemiyecem fazlasıyla akıllıcasına aşık olduğu Cahit adamına bile kendini bağlamıyor. Çünkü onun sevgisi bağımlılık gerektirmiyor. Sınır gerektirmiyor. Aynı evde kalıp aynı yatakta uyumayı bile gerektirmiyor. Sanatın, boyanın, yaşamın içinden bir kadındır Mino. Zaten yaşamın içine görebildiği için kendisini özgür kılabiliyor.

    Beni eski sokaklardan bir ses çağırıyor
    Gidince kaybedecek bişey kalmıyor
    Bu güller var ya bu güller,bu bahar akşamında
    Ben bu gece mayısın beşiyim...

    Ama ben size en çok Hasan'ı anlatacağım. 12 Eylül darbesiyle idama mahkum edilen gençlerden biri olan Hasanı... Hasan... Hasan da 12 Eylül darbesiyle idam edilen gençleri temsil ediyor.

    Hasan biraz öğrenci, biraz evlat, biraz aşık, biraz arkadaş, biraz abi, ama en çok Devrimci bir karakter.

    Hasan biraz evlat dedim çünkü;

    4 Mayıs 1978 tarihinde yazdığı mektubuna şöyle başlamış:

    “Merhaba anne,
    Şubatta gelemediğim için umarım bana kızmamışsındır. Ama Haziran sonuna doğru yanınızda olacağım. Babamla güvercin uçururum... ”

    Demek Hasan'ın da kalbini kırmaktan korktuğu bir annesi varmış. Demek o da babasıyla güvercin uçurmak istermiş biz gibi.

    Hasan biraz öğrenci dedim çünkü;

    Aynı mektubunda annesine şöyle diyor:

    “........Ne yazık ki okulu bu yıl bitirmem imkansız hale geldi. Geçen yaz, ikinci sınıftan kalan beş dersimi şubatta verebileceğimi söylemiştim ama ancak birini verebildim. Bu yılın derslerine hazırlanıyorum şimdi...... ”

    Demek Hasan da derslerde zorlanırmış biraz. Onun da alttan dersi varmış. O da yıl uzatabilirmiş. Bu konuda Hasanla bizler ne çok benziyoruz değil mi?

    Hasan biraz arkadaş dedim çünkü;

    21 Haziran 1981 yılında babasına yazdığı mektupta;

    “......Koğuştaki eşyalarımı, giyeceklerimi arkadaşlara bıraktım. Yalnız sizden bir şey rica edeceğim. Münevver Hala, bana her ay yolladığı 100 lirayı, dokuzuncu koğuştaki müebbete mahkum olan Sinan Kurtaran adlı arkadaşıma göndermeye devam edebilir mi? Bir de, oradaki giyeceklerimi de paketleyip aynı arkadaşa yollayın; bedenlerimiz aynıdır.... ”

    Demek Hasan ölüme giderken bile arkadaşlarını düşünürmüş. Onların yiyeceklerini, giyeceklerini kendine dert edinirmiş. Üzgünüm ama arkadaşlık konusunda siz sevgili okurların çoğu( bende dahil) ile Hasan arasında bir benzerlik olabileceğini düşünmüyorum.

    Ben Hasan en çok Devrimci demiştim ya babasına yazdığı aynı mektubu şöyle devam ediyor:

    “......Halkın onuru ve çıkarları için mücadele etmekten başka bir şey yapmadım. Bugün bizi mahkum edenler, gelecekte suçlu ilan edilecekler ve tarih önünde yargılanacaktır; bundan hiç kuşkunuz olmasın.
    Kahrolsun faşizm, yaşasın halkların özgürlük mücadelesi. ”

    Evet Hasan en çok devrimciydi.

    Ah benim güzel abim,uzun abim,uçurum çiçeği abim
    Ah benim giden abim,türkülere,dağlara
    Ah benim güzel abim,uzun abim,uçurum çiçeği abim
    Ah benim giden abim,türkülere,çocuklara...

    Tabi tarih sadece mazlumların mektuplarını saklamıyor. Bazen zalimlerin de mektupları oluyor. Darbeyle Hasanı asan, Hasanları idam eden şahsiyetlerin kirli mektupları da var kitapta.

    19 Haziran 1960 tarihli bir mektupta Sedat Celasun ( 12 Eylül döneminin Jandarma Genel Komutanı ve MBK üyesi) şöyle diyor;

    “Bu şerefli ve kutsal hamleyi kimlerin hazırladıklarını bugüne kadar öğrenmek imkanına malik olamadım....”

    Kutsal hamle derken kastedilen “Darbe”dir.

    Sonra bir başka mektup. Hasanı öldüren beş adamın ikincisi olan Tahsin Şahinkaya'nın MBK üyesi Haydar Tunçkanat'a yazmış olduğu mektupta şöyle diyor;

    “...... Sempatiksin sempatik, hani ya ayaklarında patik.... ” Sempatikliğinize sıçsınlar* ( * burasını ben yazdım mektubun içeriği değil yani.) sonra şöyle devam ediyor mektup,

    “......Sizlere olan medyun, hayranlık hislerimi ifade etmeyi çok isterim....Hislerimi ifadeye çalışsam, anlatmak bitmeyen yazılarım sahifeleri doldurur ki!.... Sizlere inanmak ve sadık kalmaktan başka bir hizmetim dokunamadığı için beni affedin.... Ağabeyciğim... Allahım sizleri korusun ve muzaffer kılsın. En derin hürmetlerle ellerinizden öperim... ”

    Kardeşiniz Tahsin Şahinkaya

    Haydar Tunçkanat, 12 Eylül'de tutuklanmıştı... İnsan, bu kadar yakın olduğu birinin tutuklanmasını engellemez mi? Diyor kitap.( syf: 219) Bunların arasındaki arkadaşlık ilişkileri rütbeden rütbeye değişiyormuş diyorum ben.

    Kitapta Hasanı idam eden beş adamın üçüncüsü olan Bedrettin Demirel'in, idam edenlerden dördüncü olan kim olduğunu anlayamadığın bir şahsiyetin mektupları da var. Bir de son bir mektup var. Beşinci adamın. Kenan Evren'in mektubu!
    Mektubun bi yerinde şöyle diyor;

    “.......Biz hangi rütbeye geldikse o rütbe kıymetini kaybetti. Sınıfımızın kalabalıklığı mıdır, yoksa başka bir sebep midir bilmem. Biz yüzbaşı ve binbaşı iken albayın durumu ile şimdikinin arasında çok fark var....” birilerini idam sehpasına gönderirken aynı zamanda rütbelerinin değer kaybetmesinden yakınırlarmış! Birileri evlatlarını, abilerini, babalarını, kardeşlerini kaybederken birilerinin de rütbeleri değer kaybedermiş!

    Son olarak kitaptan bağımsız olarak eklemek istediğim birkaç şey var. Konu hakkında araştırma yapınca tesadüfen denk geldim. Yukarıdaki güzel, duygu yüklü(!) mektupları yazan adamlardan birkaçının malvarlığıyla ilgili bir yazıydı;

    TBMM Darbeleri ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’nun talebi üzerine hazırlanan rapora göre, 12 Eylül darbesini gerçekleştiren Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’in kızı Miray ile evli Maksut Göksu’nun, Ankara Çankaya’da 3 adet betonarme kargir binası, Ankara Gölbaşı İncek’te imarlı 4 adet arsası, Erzurum Aziziye’de arsası, Hatay Belen Karapelit’te 10 adet arsası, İskenderun’da 7 arsası, Marmaris Turunç’ta arsası bulunuyor.

    Evren’in kızı Şenay Gürvit ile evli Erkan Gürvit’in ise, İstanbul Sarıyer’de 41 daireli kargir apartman ve arsası, Şişli’de rezidansı var.

    ŞAHİNKAYA AİLESİ’NİN 90 DUBLEKSİ

    12 Eylül döneminin Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya’nın oğlu Serdar Şahinkaya’nın İstanbul Kadıköy’de dairesi, kızı Sema Şahinkaya’nın eşi Mustafa Cemil Kartal’ın Kocaeli Gebze’de kereste fabrikası olan tarlası, Yalova Çiftlikköy’de 90 adet betonarme dubleks blok binası, 3 adet betonarme tek katlı işyeri olduğu belirlendi.

    SEDAT CELASUN’UN ÇANKAYA’DA 224 DAİRESİ
    12 Eylül 1980'de komuta kademesinde bulunan Milli Güvenlik Konseyi üyesi, Jandarma eski Genel Komutanı emekli Orgeneral Osman Sedat Celasun’un gelini Füsun Celasun’un Ankara Çankaya’da 224 daireli, 5 katlı, 28 bloktan oluşan kargir apartmanı olduğu bulunduğu belirtildi.

    ...............

    Aslında kitap günümüzle de ilgili pek çok şey söylüyor ( siyasal, sosyal, toplumsal baskı...)

    Yazılması gereken, eksik bıraktığım çok şey var...

    Ben bu bahar çok değiştim be anne
    Ben bu bahar burda değilim
    Ben bu bahar hayatın pencerelerinden kaçıp
    Bir ilmiği çözer dönerim...
  • 174 syf.
    ·10/10
    Geceden alacaklıyız hepimiz ama daha çok borçluyuz sanki. Her kötülüğü her şerri ona bağladığımız için. Oysa bir kadife yorgan gece; saklamak için saklanmak için. Uykumuzu emanet ettiğimizden mi yoksa bizim görüş alanımız dar olduğu için mi bilinmez hep bir gizem vardır. Gizem ise korkutur insanı daima:
    “Çünkü insan kaderine ancak dikey vaziyette karşı koyabilir.”
    Örtmek ve örtünmek ihtiyaç birazda bir şeyleri unutma isteği bir şeyleri koruma isteği sonucu. Gecenin örttüğü tüm gerçekler yanında örtemediği yalanlar bizi biz yapıyor belki de, gece bu yüzden alacaklı bizden. Yüklediğimiz her görevi yerine getirmiyor bazen bazen de yerine getirmek istemiyor sahiden.
    “Alacakaranlığın terkibi, bizatihi korkunun mükemmel bir şekilde yeniden yapılanmasıdır, başaşağı edilmiş korkunun. Bütün günler önceden düşünülüp planlanabilir ama gece önceden kestirilemez.”
    Şafak vakti ayırır gece ve gündüzü bu ayrım hayatın kendisidir aslında; sınırları asla belli ve keskin değildir. Bir alacakaranlığın ardında saklıdır hem gece hem gündüz. Oysa insanlar sever sınırları ve onlarsız olmaz sanki:
    “Hiçbirimiz çekmemiz gereken acıyı çekmez, söylediğimiz kadar sevmeyiz. Aşk ilk yalandır; bilgelik sonuncusu. Bilmez miyim kötülüğü bilmenin tek yolu doğruluktan geçer? Kötülük ve iyilik birbirlerini ancak sırlarını yüz yüze açık ederek tanıyabilirler. Gerçek iyilikle karşılaşan gerçek kötülük ilk olarak ikisini de kabul etmemeyi öğrenir; birbirinin yüzü diğerine hikayenin ikisinin de unuttuğu diğer yarısını hatırlatır.”
    Aslında büyütüyoruz her şeyi içimizde ve dışımızda. İçimizde büyüttüğümüz ya aşk oluyor ya da acı en derininden. Dışımızda büyüttüğümüz ise kurallar ve toplumsal gerçekler oluyor. Bunlarında sınırları olsun istiyoruz hem de en kalınından. Oysa:
    “Fanilik karşısında sıkılmış kaslarımızla bir nefes üzerine geçirilmiş tenden başka bir şey değiliz. Kendimize yaslanıp uzun, sitemkar bir toz içinde uyuruz. Acıya taktığımız adlarla batmışızdır gırtlağımıza kadar. Hayat, gecenin içinde otladığı ve bizi umutsuzca doyuran otları biçtiği otlaklardır. Hayat, ölümü bilme iznidir.”
    Sonun öncesi yaşadıklarımızın kutsal iyi doğru ve güzel olsun istiyoruz, ve bu noktada çabaladığımızı düşünüp rahatlıyoruz. Oysa sınırlar o kadar kalın değil keskin değil. Cinsiyet bile öyle değil. Sevgi ise asla sınırların içinde var olmadı. Aşk ayrı bir sınırsızlık. Geceye saklıdır aslında aşk, bir aşkın ürünü isek bunu geceye borçluyuzdur aslında. Sınırsızın kenarına tutunan iki yüreğin eseri.
    “Bir aşığın kalbini paralayan şey, sevgilisinin daldığı gecedir; sırf geceden çıkarken yüzünde beliren gülüşüm sırtlanına bakabilmek için onu aniden uyandırır.”
    Uyku ise bir kaçıştır elbette bir çok açıdan. Gece uykusu ise benzemez elbette gündüz uyunan uykuya, daha derindir gündüz yaşanan her şeyden.
    “Yaptıklarımız yüzünden terden sırılsıklam uyanırız çünkü adları olmadığından inkar edemeyeceğimiz insanlarla dolu bir yok şehrin sokağında, adresini bilmediğimiz bir evde vuku bulmuştur. Bu kimliksizlikleri onları biz yapar. Çünkü kendimizi bir sokak numarasıyla, bir evle, bir isimle suçlamayı bırakırız. Uyku bizden suçlu bir bağışıklık talep eder. Aramızda kimse yoktur ki elimize ebedi bir tebdil-i kıyafet, ruhlarımız aleyhine kullanılmayacak bir parmak izi verildiğinde tecavüz, cinayet ya da diğer iğrençliklere kalkışmasın.”
    Geceyi anlatmak uzun mesele herbir parçası ayrı bir olgu. Ama bakış gece ile başlayıp hayatın geneline yayarsak, sınırları belli olmayan gerçeklik içinde yaşıyoruz, yolumuzu arıyoruz. Bu yol içinde her şey var, çocukluk, gençlik, cinsel kimlik, aşk, idealler, yaşam tarzı, arzular, tutkular ve tabii öfkeler pişmanlıklar keşkeler. Hepsi için bir formül var mı bilinmez ama bir çok bakış açısı mevcut. Bir erken dönem 20. yy romanımsı düz yazıda ise bundan daha fazlası mevcut. O kadar derin cümleler içinde kaybolmadan ilerlemek zor ve keyifli. Uzun bir yolculuk bu iç dünyanıza şişirdiğiniz dış dünyanıza. Anlatım bozukluğu olmadan aktaramadığımız ve illa içinde “şey” geçen her anın bir anlatımı kitap. Anlatımı bozan ise yaşadıklarımızla hayal ettiklerimiz arasında ki o derin uçurum. Bu bozukluğu düzeltmenin yolu da sizde...
    Keyifli okumalar!
  • Aşk kutsal bir gizdir.
  • Ama hiçbirine aşık olamamasına karşın Ruth’a aşık olmuştu.Üstelik Ruth farklı bir sınıfa mensup olmakla kalmıyordu.Martin’in aşkı Ruth’u bütün mertebelerin üzerine çıkarmıştı.Onun aşk düşü gücü Ruth’u ilahi bir konuma, onunla tensel bir temas kurmasına izin vermeyecek kadar kutsal ve yüce bir konuma getirmişti.

    Ruth’u Martin’den bu kadar uzaklaştıran, ulaşılamaz kılan Martin’in aşkıydı.Aşkın arzuladığı eşsizliği Martin’den esirgeyen aşkın ta kendisiydi.
    Jack London
    Sayfa 125 - İndigo
  • Kulağına fısıldanan, rüyalarını bölen, günlerce aylarca hatta yıllarca gecesini gündüzüne katan hayalini kurduğu kutsal zaferi, fethin vaktini düşündü... Bir fethin kalbe indirildiği anda başlayan aşk, her geçen gün daha da büyüdü varlığında.
  • "Kavgalarını öz analarından bile saklamalı, birbirlerinden şikayet ederek kimseden hakemliğini istememelidirler. Her müşkülü kendi aralarında halletmelidirler. Aşk kutsal bir sırdır; sevişenler arasında ne geçerse, yabancı gözlerden saklanmalıdır. Bu onun kutsallığını bir kat daha artırır. Böyle çiftler birbirlerini daha çok sayarlar ki, saygı pek çok şeyin temelidir."
  • Mısır demetleri gibi derer sizi aşk. Harman yerinde dövüp çırılçıplak bırakır. Kabuklarınızı elemek için kalburdan geçirir. Apak edinceye kadar öğütür sizi. Yumuşayana kadar yoğurur; sonra da atar kutsal ateşine, Tanrı'nın kutsal şölenine kutsal ekmek olasınız diye.
    Halil Cibran
    Sayfa 6 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları