Ölümden ve öldürmekten nefret ediyordu. Bu ona zevk değil acı veriyordu. Fakat bu bir görevdi. Tıpkı ölüm meleğinin üstlendiği gibi… Tanrı ona bu görevi vermişti. Şöyle düşünüyordu: “Eğer bir kavim zulme maruz kalıyorsa bunun müsebbibi kendileriydi. Zalim bir kral, zalim bir halkın eseriydi. Eğer halk zulme ve haksızlığa ses çıkarmıyor, korku ve endişeyle siniyorsa veya menfaatleri gereği sessiz kalıyorsa yaşamayı hak etmiyordu. Korkakların yaşamaya hakkı yoktu çünkü. Tanrı bile böylesi bir halkı istemiyordu. Onları cezalandırmak istediğinde de onun gibi birisini görevlendiriyordu. Kural basitti: Cesareti ile yaşayamayanlar esaret içinde ölürlerdi. Tanrı koymuştu bu kuralı. O sadece Tanrı’nın buyruğuna amadeydi.”
Şehirleri fethetmekle kalmıyor, haritadan siliyordu. Kaybedenlerin unutulmaya mahkum olduğuna inanıyordu çünkü. Fethettiği her şehrin önce mabetlerini ve kütüphanelerini yakıyordu. Öyle inanıyordu ki, inançları ve kültürleri, şehri ve ahalisini korumayı ve güçlendirmeyi başaramadıysa hiçbir işe yaramazdı. Hem sonra kavmin, ülkesiyle aidiyetini kesmeliydi ki yeniden dirilmesin. Yeniden inşa ediyordu bazen şehirleri. Yeni bir doğum gerçekleşsin diye belki de... Biliyordu ki, yeni bir doğum lekesiz ve temizdi. Tüm kirlerinden arındırılmış şehir yeni bir hayat demekti. Kirlendiğinde ise tekrar gelecekti…