Bir adayı yaşanılır kılan en önemli kavrayış, dönebilmek için gitmek gerekliliğidir. Adalara gidilmez, adalara dönülür. Varacağınız yer değildir adalar, kendi adanıza yaptığınız bir yolculuğun izdüşümüdür. Bu yüzden her ada bir İthaka'dır. Bir yanımız da hep Odysseus. Her yerde evinde olup hiçbir yerde evinde olamayan ama hep evini arayan, istikameti her zaman doğduğu adası olan Odysseus. Tüm dönüşler ise hep İthaka'ya olur. Çünkü tüm bulmalar hep yeniden bulmadır.
İnsanın en temel ihtiyacı önce bütün hissetmesi değil midir? Daha küçücük bir bebekken bile beden bütünlüğümüzü annemizin kucağında, onun bizi -bedenimizi, ruhsallığımızı, duygularımızı- tutmasında hissetmez miyiz? Tüm inançlar "bir" oluşa götürmez mi insanı. Tevhid. İnsan kendisini parçalanmışlıklarıyla, aydınlığı ve karanlığıyla, iyiliği ve kötülüğüyle bir bütün olarak kabul ettiğinde özsaadeti yakalamaz mı? İlişkilerde, olduğumuz halimizle öteki tarafından kabul görme arzumuz,
aslında bütün olarak kabullenilmeye eşdeğer değil mi?
İnsan da eşya da yıpranır, solar. Güneşin, mevsimin, yılların; sevincin, acının, hüsranın yeryüzündekiler üzerinde mutlaka etkileri vardır. Pas tutmalar, çürümeler, çatlamalar, hasarlar, yıpranmalar...Yüzümüzdeki çizgiler, saçımızdaki beyazlar, zaman içerisinde sarkan bedenimiz... Bunlar kimseyi ya da hiçbir şeyi daha az sevilesi veya daha çirkin yapmaz. Bunlar tarihin tanıklarıdır, yaşam hikayemizdir. Yaşanmışlığın ispatıdır. Kocaman bir bellektir. Hikayeler hep oralardan çıkar; o kırıktan, çizikten, yıpranmışlıktan...Onlarla mücadeleye girmek adeta iç savaştır.
Göze çarpmayan ve dikkatten kaçan detaylarda neler saklıdır? Gerçekten sabır gösterirsek nelerle karşılaşırız? Güzellik algımızı ne belirler? Bir şey sadece çiçek açtığı, gür olduğu, muhteşem olduğu zamanlarda değil, aynı zamanda başlangıcında veya çöküşünde de ortaya çıkar. Güneşin doğarken ve batarken oluşturduğu renk cümbüşüne hayran olmamak elde mi?