noor

Yanılsamanın ötesinde bir gerçek olduğuna inanmayı her ne kadar istesem de yanılsamanın ardında hiçbir gerçek olmadığına inanmaya başladım. Çünkü bir tarafta “gerçeklik”, diğer tarafta zihnin gerçeklikle çatıştığı nokta varsa, bu ikisinin ortasında bir ara bölge de var; güzelliğin vücut bulduğu, iki farklı zeminin hayatın sunmadıklarını sunmak için birbirine karışıp bulandığı bir yer ve bütün o sanat ve bütün o sihrin varolduğu yer de işte orası.
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Her ne kadar korkunç olsa da anlıyorum. Ne istediğimizi ve istemediğimizi seçemeyiz; en katı ve acı gerçek de budur. Bazen istediğimiz şeyin bizi öldüreceğini bilsek de yine de isteriz. Kim olduğumuzdan kaçamayız.
Sevdiğim ya da önemsediğim her şeyin bir illüzyon olduğunu bu kadar net görebiliyor ve yine de nasıl oluyor da yaşamaya değer her şey -en azından bana göre- yine bunun cazibesinde yatıyor? Müthiş bir ızdırap bu ve benim de anlamaya yeni başladığım bir başka şey de şu: Kendi kalplerimizi seçemiyoruz. Kendimiz için iyi olanı, başkaları için iyi olanı zorla istetemiyoruz kalbimize. Bizi biz yapan kişiliğimizi kendimiz seçemiyoruz. Çünkü ta çocukluğumuzdan beri bize durmadan aşılanan şey, kültürümüzdeki hiç sorgulanmayan klişe de bu değil mi? William Blake’ten Lady Gaga’ya, Rousseau’dan Rumi’ye, Tosca’dan Mister Rogers’a, garip biçimde hiç değişmeyen, zengin fakir herkes tarafından benimsenen tek soru bu: Şüpheye düştüğümüzde ne yapmalı? Bizim için doğru olanın ne olduğunu nereden bileceğiz? Bütün psikiyatrlar, bütün kariyer danışmanları, bütün Disney prensesleri biliyor bunun cevabını: “Kendin ol.” “Kalbinin sesini dinle.” Ama birinin bana açıklamasını gerçekten, gerçekten çok istediğim şey şu: Ya kişi güvenilmemesi gereken bir kalp taşıyorsa? Ya bu kalp, kendine ait akıl sır ermez nedenlerle bu kişiyi kasten ve tarifsiz bir ışık bulutunun içinde, sağlıktan, aile hayatından, vatandaşlık görevlerinden, güçlü sosyal bağlardan ve bütün sırdan ve basit erdemlerden uzaklaştırıyor ve bunun yerine doğrudan yıkım, kendini kurban etme, felaketle dolu nefis alevlerin koynuna atıyorsa? En derindeki benliğin seni şarkılarla, tatlı sözlerle kandırıp şenlik ateşinin tam ortasına sürüklüyorsa onu defetmek daha mı iyi? Kulaklarını balmumuyla kapatmak? Kalbinin sana çığlık çığlığa haykırdığı sapkın güzellikleri görmezden gelmek? (...) Bu, dıştan nasıl göründüğüyle değil, içten nasıl bir önem arz ettiğiyle alakalı. Dünyanın içindeki ihtişam, ama dünyaya ait olan değil; dünyanın
Nasıl anlatsam? Büyük tablolar... insanlar onları görmek için akın eder, kalabalıkları kendilerine çekerler, kahve kupalarına, fare altlıklarına, aklına gelebilecek her şeyin üstüne kopyalanırlar. Ve kendimi de şimdi söyleyeceğim gruba katıyorum, bütün hayatın boyunca tüm içtenliğinle gidip müzeleri gezebilir, orada boş boş dolanıp gördüklerinden keyif alır ve sonra dışarı çıkar bir yerlerde öğle yemeğini yersin. Ama bir tablo seni cidden yürekten etkilerse ve görüş, düşünüş ve hissediş şeklini değiştirirse, ‘ah, bu resmi seviyorum çünkü evrensel’, ‘bu tabloya bayılıyorum çünkü tüm insanlığa hitap ediyor’ diye düşünmezsin. İnsana bir sanat eserini sevdiren şey bu değildir. Ona o koridordan seslenen gizli bir fısıltıdır. (...) Şahsi bir kalp çarpıntısı. Sen bir tablo görüyorsun, ben başka bir şey, sanat kitabı onu tamamen farklı bir şekilde sunuyor, müzenin hediyelik eşya dükkânından bir tebrik kartı alan kadın bambaşka bir şey görüyor ki bizden zaman anlamında ayrılan insanlardan söz etmiyorum bile -bizden dört yüz yıl önce yaşayanlardan, biz öldükten dört yüz yıl sonra yaşayacak olanlardan- hiç kimseyi asla aynı şekilde etkilemeyecek ve insanların çok büyük bir kısmını hiçbir şekilde derinden etkilemeyecek bile ama gerçekten büyük tablolar insanın aklına ve kalbine çok farklı açılardan, tamamen eşsiz ve çok farklı şekillerde temas edebilecek kadar akışkandırlar. Sana ait. Senin. Senin için yapıldı.
Nesneleri gereğinden fazla önemsemek insanı mahvedebilir. Ancak bir şeyi yeterince önemsersen kendine ait bir hayata kavuşur, öyle değil mi? Nesnelerin -güzel nesnelerin- asıl amacı çok daha yüce bir güzellikle aranda bağ kurmak değil midir? Hayatının geri kalanını kalbini yerinden söküp atan o ilk imgelerin peşinden koşarak ya da o veya bu şekilde aynı imgeleri yeniden yakalamaya çalışarak geçirmez misin? (...) Kalbini söküp alan ve onu bir çiçek gibi tomurcuklandıran o imgeler; çok, çok daha büyük bir güzelliğe açılıp bütün hayatını onu arayarak ve asla bulamayarak geçirmene neden olan imgeler.