Sevdiğim ya da önemsediğim her şeyin bir illüzyon olduğunu bu kadar net görebiliyor ve yine de nasıl oluyor da yaşamaya değer her şey -en azından bana göre- yine bunun cazibesinde yatıyor?
Müthiş bir ızdırap bu ve benim de anlamaya yeni başladığım bir başka şey de şu: Kendi kalplerimizi seçemiyoruz. Kendimiz için iyi olanı, başkaları için iyi olanı zorla istetemiyoruz kalbimize. Bizi biz yapan kişiliğimizi kendimiz seçemiyoruz.
Çünkü ta çocukluğumuzdan beri bize durmadan aşılanan şey, kültürümüzdeki hiç sorgulanmayan klişe de bu değil mi? William Blake’ten Lady Gaga’ya, Rousseau’dan Rumi’ye, Tosca’dan Mister Rogers’a, garip biçimde hiç değişmeyen, zengin fakir herkes tarafından benimsenen tek soru bu: Şüpheye düştüğümüzde ne yapmalı? Bizim için doğru olanın ne olduğunu nereden bileceğiz? Bütün psikiyatrlar, bütün kariyer danışmanları, bütün Disney prensesleri biliyor bunun cevabını: “Kendin ol.” “Kalbinin sesini dinle.”
Ama birinin bana açıklamasını gerçekten, gerçekten çok istediğim şey şu: Ya kişi güvenilmemesi gereken bir kalp taşıyorsa? Ya bu kalp, kendine ait akıl sır ermez nedenlerle bu kişiyi kasten ve tarifsiz bir ışık bulutunun içinde, sağlıktan, aile hayatından, vatandaşlık görevlerinden, güçlü sosyal bağlardan ve bütün sırdan ve basit erdemlerden uzaklaştırıyor ve bunun yerine doğrudan yıkım, kendini kurban etme, felaketle dolu nefis alevlerin koynuna atıyorsa? En derindeki benliğin seni şarkılarla, tatlı sözlerle kandırıp şenlik ateşinin tam ortasına sürüklüyorsa onu defetmek daha mı iyi? Kulaklarını balmumuyla kapatmak? Kalbinin sana çığlık çığlığa haykırdığı sapkın güzellikleri görmezden gelmek? (...) Bu, dıştan nasıl göründüğüyle değil, içten nasıl bir önem arz ettiğiyle alakalı. Dünyanın içindeki ihtişam, ama dünyaya ait olan değil; dünyanın