...yabancılar büyülüyordu beni, hangi yemekleri yediklerini ve bu yemekleri hangi tabaklardan yediklerini, hangi filmleri izleyip hangi müzikleri dinlediklerini bilmek istiyordum, yataklarının altlarına, gizli çekmecelerine, komodinlerine ve paltolarının ceplerine bakmak istiyordum. Sık sık ilgi çekici görünen insanlarla karşılaşırdım sokakta ve günlerce aralıksız onları düşünürdüm, hayatlarını gözümde canlandırırdım, metroda ya da otobüste yaşadıkları hikâyeler uydururdum.
“Eh, mikroskobu Hollandalılar icat etti,” dedi. “Kuyumculardı onlar, mercek öğütücüleriydi. Her şeyin olabildiğince detaylı olmasını isterler çünkü bir natürmortta -solmuş bir taçyaprakta, bir elmanın kararmış parçasında- ne zaman bir sinek ya da böcek görürsen, ressam sana gizli bir mesaj veriyordur. Yaşayan şeylerin uzun sürmeyeceğini anlatıyordur sana - her şeyin geçici olduğunu. Hayatın içinde ölüm. Bu yüzden ona natürmort -ölü doğa- denir. Bütün o güzelliğin ve çiçeklenmenin içinde başta görmezsin belki o küçücük, çürük beneği. Ama eğer yakından bakarsan... oradadır.”
hikayenin sonunda karakterin öleceğini bilerek (nasıl'ını bilmeden) hikayeyi okumak katlanılmaz hissettiriyor bazen. sürekli tetikte ve diken üstünde olma hissi.
dersim icin okumam gerekmese okuyacağım bir kitap olmazdı. böyle kitaplar ya lisede olsaydım ya da 37 yaşında olsaydım beni etkileyebilirdi ama şu durumda sadece entel feridun hissiyatı veriyor. süslü cümleleri de insanı cezbetmiyor, yapaylığıyla bayıyor. ben bu gibi kitaplarda verilmeye çalışılan fikirleri ve duyguları daha iyi kitaplarda daha iyi ifade edilmiş şekillerde okuyabilirim. bu yüzden kişisel olarak bana kattığı bir şey yok. iyi vakit de geçirmedim. kadın karakter bir erkek tarafından yazıldım diye bas bas bağırıyor. ayrıca kitap yengecilik propagandası içeriyor. böyle oyunlara gelmeyin.