Sevgili Wilhelm, insanda hem uzaklara gitmek, yeni keşifler yapmak, gezip dolaşmak, hem de sınırlamalara gönüllü olarak boyun eğmek, alışkanlıkların açtığı yolda ilerlerken sağa sola sapmamakla ilgili dürtüler konusunda çok kafa yordum.
Tuhaf bir duygu: Buraya ilk geldiğimde tepeden güzel vadiye baktığımda, etraftaki her şey beni nasıl da kendine çekmişti. -Şu koruluk! -Ah keşke onun gölgelerine karışsam! -Dağın şu zirvesi! -Ah keşke oradan uçsuz bucaksız yöreye baksam! -Zincir misali uzayıp giden tepeler ve her köşesini bildiğim vadiler! -Ah keşke aralarında kaybolsam! diye düşünmüştüm. -Oysa oralara koşarak gitmemle geri dönmem bir oldu, umduğumu bulamadım. Ah gelecek neyse uzak da odur! Belirmekte olan bütünüyle önemli bir şey gözlerimizin önüne gelir, gözlerimiz gibi duygularımız da onun içine karışmak ister ve biz, ah, tüm varlığımızla kendimizi ona vermeyi, büyük ve muhteşem tek bir duygunun rüm hazzıyla dolmayı dolmayı özleriz. -Ah, oraya vardığımızdaysa, orası şimdi burası olmuşsa, her zamanki haline bürünür, zavallılığımızın ve sınırlılığımızın içinde kalakalırız, ruhumuzsa kaçırdığımız huzura özlem duyar.
Yollara düşen en huzursuz gezgin bile nihayetinde yine yurdunu özler, uzaklarda boşuna aradığı mutluluğu yuvasında, karısının göğsünde, çocuklarının yanında, hepsini korumak adına yaptığı işlerde bulur.