Bir anda bizi birbirimizden ayıran gerçeği kavradım: Onun hakkında düşünebileceklerim ona erişmiyordu; romanlarda rastlanan ruhbilimden fazlası gelmiyordu elimden. Oysa onun hükmü beni bir kılıç gibi biçiyor ve var olma hakkımı sorguya çekiyordu. Doğruydu bu, farkına varmıştım zaten: Benim var olmaya hakkım yoktu. Rastgele ortaya çıkmıştım, bir taş, bir bitki, bir mikrop gibi varlığımı sürdürüyordum. Hayatım her bakımdan küçük mutluluklara itiliyordu. Kimi zaman ne idüğü belirsiz işaretler gönderiyor, kimi zaman da sonuçsuz bir vızıltıdan başka bir şey duyulmuyordu.
Hiçbir şey değişmedi fakat yine de her şey başka bir biçimde var olup gidiyor. Anlatamıyorum. Bulantı'ya benziyor bu, ama aynı zamanda tam tersi: Sonunda başımdan bir serüven geçiyor. Kendimi sorguya çekince bunun, kendim olmaklığım ve burada bulunmaklığım olduğunu görüyorum. Geceyi yarıp geçen ben'im. Bir roman kahramanı gibi mutluyum.
Yaşarken başımızdan hiçbir şey geçmez. Dekorlar değişir, kişiler girer çıkar, hepsi bu. Başlangıçlar da yoktur. Günler anlamsızca birbirine eklenir durur; sonu gelmez, tekdüze bir ekleniştir bu. Ara sıra şöyle bir hesap yapılır: "Üç yıldır seyahat ediyorum Bouville'e geleli üç oldu," denir. Başlangıç olmadığı gibi, son da yoktur. Bir kadın, bir dost, bir kent, bir kerede terk edilemez. Sonra hepsi birbirine benzer zaten.
Başımdan hiçbir serüven geçmedi. Hikâyeler, olaylar, kazalar ne isterseniz var bende. Ama serüven yok. Bu sözcüklerle ilgili bir mesele değil, şimdi anlıyorum. Farkında olmadan, her şeyden daha fazla bağlandığım bir şey vardı. Aşk değildi bu, Tanrı da, ün de, zenginlik de. Şeydi bu... Belli başlı anlarda hayatımın zor rastlanır, değerli bir nitelik kazanabileceğini hayal etmiştim. Olağanüstü durumlara gerek yoktu: Bütün istediğim biraz kesinlikti.