Masanın para kasasıydı bu adam, Boğaz’da iki yüz yıllık bir yalıda yaşıyordu, ayakkabısından takımına, saatinden gözlüğüne, üzerindeki her şey ben çok pahalıyım diye bağırıyordu. Ama görünüşünü biraz olsun düzeltme lüzumu duymamıştı hiç. Ali Tolga bunun sebebini bademlerle mesaisinden iyi biliyordu. Çirkin kalmak, hatta mümkünse daha da çirkinleşmek, böylece memleketin eski kibirli imtiyazlılarına karşı kanlı canlı birer intikam sebebi misali ortalıkta dolaşmak istiyorlardı.
Lakin nefret ettikleri o imtiyazlılar olmadan da yapamıyorlardı. Onlardan onay bekliyorlar, onay bekledikleri için kendilerine kızıyorlar, kendilerine kızdıkları için daha da öfkeleniyorlardı. Onay verilince inanmayıp paranayokça kuşkulara kapılıyorlar, verilmeyince ayrımcılıktan, dışlanmaktan, küçümsenmekten şikayet ediyorlardı. Kültürel sermayenin parası neyse bastırılıp alınamamasına, sanatsal iktidarın mahkeme kararıyla kazanılamamasına hayret ediyorlardı.
Ali Tolga üçte ikisi bademlerle geçen otuz senelik memuriyet hayatında daha neler görmüştü neler. Güzellikten hiç hazzetmiyorlardı mesela. Güzel olan her şey çirkinliklerini hatırlatıyordu onlara. Melez, karma, müstesna, yüksek, alçak, sade, renkli, tenha, kalabalık… Bunların hepsinden aynı anda nefret edebiliyorlardı. En ufak bir hiza ihlalinden dehşete düşüyorlardı. Ancak kapalı, boz,havasız, hantal, yekpare bir vasatta, sadece kendilerine benzeyenlerin hayatta kalabileceklerini biliyorlardı.