Uzaktan bakıldığında insanın gözüne çok büyük ve gizemli görünen olgular, günlük yaşamımıza ufak, basit, doğal olaylar olarak girer. Sanki insanın çevresine görünmez bir sınır çekilmiş gibi… Bu sınırın dışında gelişmekte olup giderek yaklaşan olaylar, sisli bir denizde yüzen, devasa boyutta, değişken varlıklar gibi görünürler. Ama yaklaşıp eyleme geçtiklerinde, insanın yaşamıyla çarpışırlar ve insan boyutunda, insan şeklinde varlıklara dönüşürler.
Yaşamımızdaki olayların arasında sadece yaşanmış olmaktan ibaret olanlarla içeriğini gerçekten kavrayarak yaşadıklarımız arasında bir ayrım vardır. Hiç sorgulamadan bir bütün olarak yaşadıklarımızı, düşüncelerimizin zincirleriyle kendimize bağlamak ve kalıcı mülkümüz haline getirmek istersek, bunlar karmaşık ve anlaşılmaz bir yaşantıdan ibaret olarak kalırlar.
Gerçek insan, kendi iç dünyasına nüfuz edebilen kişidir, “kozmik” insandır, o büyük, uçsuz bucaksız evren ile bağlantılarını keşfedebilecek kadar kendi iç dünyasına inebilen kişidir.
Bir insan kendini yitirirse ve kendinden vazgeçerse, doğanın onu bir insan olarak yaratmış olmasının nedenini, insan olma özelliğini ve insan olma özgünlüğünü de yitirir.