Çağına yokluk veren bir süzgeçten süzülüp geliyordu her şey. Gözümde görüntüler belirip kayboluyordu. Dilsiz ağızlar, sözcüksüz diller görüyordum. Her şeyin üzerinde bir yorgunluk. Hiçbir şey bu dünyada olmanın yalnızlığını gidermiyordu... Sarsılmaz bekleyişimiz kaybolup giden zamanın izleriyle doluydu. Şarkımız sürüyordu.
Yolun düz bir çizgi değil, yuvarlak bir çember olduğunu anladığımda, hayatla ilgili düşüncelerim de değişmişti. İleri doğru yaptığımız yolculuk, aslında bir geri dönüş yolculuğuydu. Gitmek, dönmekti. Gittiğimiz yol, başladığımız yerin bir adım öncesine vardırıyordu bizi. Bu hikâyede, en sonunda başlamadan hemen önceki yerimize dönüyorduk. İnsanlar doğar ve ölürlerdi. Yaşamın anlamı buydu. Bizden öncekiler ölmüştü. Biz ve sonrakiler de ölecekti. Herkes ölürdü çünkü. Buna rağmen, dünyayı sonsuza kadar ikamet edeceğimiz bir yer sanmak ve onun içini döşemeye çalışmak hüzün vericiydi.
Biri hayatımızdan gittiğinde, her yerde karşılaşırdık onunla. Kapıyı açtığımızda holde, mutfağa gittiğimizde masanın yanında, yatakta kafası bir yastıkta, parkta bir ağacın dibinde, otobüste yan koltukta, yürürken ensemizin hizasında, bir hırkada, bir gömlekte, bir kitapta, oradadır ama yoktur. Konuşmaya devam ederiz, her şeyi ona anlatırız. Gidenin varlığını, yokluğu yaratır. Bunu anlayabiliyordum. Ölüme çare bulunabilseydi, giderek yaşamla bağlarını koparan teyzemin tekrar hayata nasıl dönebileceğini söyleyebilirdim rahatlıkla. Ama bu çaresizlik, beni de onun kayboluşunun içine çekilmekten öteye götüremiyordu.