Ya o? Ya o? İnsanlardan dostluk bekliyor, sevgilisinden sadakat, çocuklarından saygı ve bir parça huzur bekliyor, saadet bekliyor yaşamaktan. Zaman ilerliyor, bir gün o da ölümü bekliyor artık. Aradıklarının çoğunu bulamamış, beklediklerinin çoğu gelmemiş bir insan olarak göçüp gidiyor bu dünyadan. İşte yaşamak maceramız bu.
Yaşarken beklemek, beklerken yaşamak ve yaşayıp beklerken ölmek!
Özleme bir diyeceğim yok. O kömür kırıntıları arasında parlayan bir cam parçası. O nefes alışı sevgimizin, kavuşmalarımızın anlamı. O tek güzel yönü bekleyişlerimizin.
İnsanlığımız özleyişlerimizle alımlı, yaşantımız özlemlerle güzel.
Zamandır giden; çocukluktur, gençliktir, vakti geçtiği için toplayıp ortadan kaldırmamız gereken hayallerdir.
Ve sevdiklerimiz... Ölümün kapısından içeriye, bir ipi bir yerinden koparır gibi aniden giriverenler...
Ve özlediklerimiz... Gurbeti kaskatı bir gerçek olarak çerçeveletip salonumuza asarak gidenlerdir onlar...
Bizi, geride kalan, içi acıyan, hasret çeken, özleyen olmaya bırakanlardır.
Her şeyin her zamanki gibi sürüp gittiği, saatlerin aynı sabırsızlıkla tıkırdadığı anlarda bile içimizi saran bir burukluk hissederiz.
Ve bir tuhaflık içimizde, geride kalanlara özgü...
Sevdiğin insana söylemek istediklerin sonsuza dek içinde kalır; o, toprağın altındadır, artık onun gözlerinin içine bakamazsın, kucaklayamazsın, ona henüz söylemediklerini söyleyemezsin.
Sylvie ayaklarının ucuna basarak, usulca gitti. Hafifçe zıplayarak ve mutluluğun çekip giden sesiyle.
.
Sylvie beni terk etti. Ama başka biri için değil. Güz yapraklarıyla birlikte kibarca yere düştü.