Ve kaç evde yas, kaç evde düğün şenliği, kaç evde belirsiz ölümcül bir bekleyiş vardı.
...
Uzaktan ışıklarını gördüğüm evlerle ilgili her zaman böyle şeyler düşünürdüm. Bu ışıklar başka hayatların bilinmezliklerini düşünmeye sevk ederdi beni.
Gözyaşlarım kirpiklerimin ucuna doğru birikince, derin bir nefes aldım. Yanımdan geçen kimseyle göz göze gelmemeye çalışıyordum. Herhangi biriyle, tanımadığım biri olsa bile bu, göz göze gelirsem ağlayacağımı biliyordum.
Kendine tanınan zamanın sonuna gelmiş birinin yanından ayrılmak bana tuhaf hissettirmişti. Ölümün karanlık vadisine kafamı uzatıp çekmiştim sanki. Böyle durumlar uzak ve yabancı görüneni, insanda tanıdık bir şeye dönüştürüyor, hayatla kurduğu eğri büğrü ilişkileri sorgulamaya götürüyordu. Hayat her şeye aynı mesafede duruyordu; çocukluğa, yetişkinliğe, yaşlılığa, düne, bugüne, yarına, doğuma, yaşama ve ölüme. Hayat karşısında bunlar, aynı mesafedeki zıt anlamlı kelimelerdi. Kazanmak ve yenilmek gibi.