Osamu Dazai'nin ilk okuduğum kitabı İnsanlığımı Yitirirken harika bir kitap olmasının yanında beni zaman zaman boğmuştu, bu yüzden Soytarı Çiçekleri'ni elime aldığımda biraz çekindim. Ama kitap öyle akıcıydı ki hemen bitti.
Yazarın ara ara konuya dahil olup kişisel yorumlar yapması çok eleştirilen kısım olmuş, evet bu başta biraz can sıkıcıydı ama yazarın
"Bu kitabı yazarken aslında Yozo'yu kurtarmak istemiştim.
..Kimsenin duymak istemediği çok fazla şey anlattım." sözleri kendisinin de bu durumun farkında olduğunu gösteriyor. Sona doğru yazarın araya girmesi o kadar göze batmıyor, çünkü sadece üç arkadaş değil yazar dördüncüyü kendisi olarak görüyor, ve okurun gözleri de artık yazarı dördüncü arkadaş olarak arıyor, en azından benim için öyleydi.
Hida'nın Yozo'yu idol gibi görmesi ve sonrasında Yozo'nun sanata olan ilgisinin değişmesiyle Hida'nın iç dünyasında değişen ve değişmeyen duygular sadece basit bir durum değildi. Yazarın içine sakladığı ve bizlerin hala hissettiği o duyguyu Yozo fark etmişti.
Peki ya Hida? O zaten bunun en başından farkındaydı ve yavaştan bu duyguyu alt etmeye başlamıştı, sadece bazı şeyleri kabul etmesi gerekiyordu.
Kosuge, enerjik ve espri yapıp ortamı yumuşatan biri olarak öne çıkıyor. Tabi ki onunda aşamadığı şeyler var. Tıpkı tuvalete giderken bile mavi pelerinini giymesi gibi. Her zaman ilk izleniminin mükemmel olmasını istediği gibi.
Hikaye net bir sona ulaşmadığı için çoğu kişi gibi bende yazara kızgınım. Ama düşününce amacın sonu olan bir hikayeden ziyade kitapta geçen dört güne olan hasretin olduğunu anladım.
"..Şu dört günün anıları, beş yıllık, on yıllık yaşantımdan daha değerli olabilir.."
Hasret duyulanın, yaşananlardan ziyade yaşanmayan ama hala bir yerlerde göz kırpan bir hikaye olması, mükemmelliyetçi bir