İstatistiklere göre toplumun yalnızca yüzde 2'sini özel yetenekli çocuklar oluştururken bizim ülkemizde neredeyse her iki anneden birisinin çocuğu üstün (!) zekâlıdır.
Tabii bu devirde öğretmen olmak da zorlaştı. Nedense oturmuyor bu çocuklar sıralarda, kıpır kıpırlar; ders dinlemiyorlar. Ebeveynler, özellikle anneler akademik başarıya kafayı taktıkları için öğretmenden beklentileri de yüksek oluyor.
Doğmamış bir çocuğu nasıl yetiştireceğimizi düşünmeden önce ben nasıl birisi olmalıyım diye düşünmeliyiz. Çünkü nasıl çocuk yetiştirmek istiyorsak önce biz öyle olmalıyız. Yani kitapları değil, kendimizi okumalıyız. Dokuz ay; hazırlanmak, insan olmak, anne olmak için.
Kadınlar neden anne olmak istediklerini kendileri biliyorlar mı gerçekten? Âlem ne der diye mi, yaşı geçiyor diye mi, yaşlanınca kendisine baksın diye mi yoksa yaradılışı gereği, evrimini tamamlamak mı? Bu çok önemli bir soru. Bu sorunun cevabı ile kadının annelik tutumu ve dolayısıyla sağlıklı ve erdemli bir toplum hedefi arasında çok yakın bir ilişki vardır.
Uçlardadır kadın. Hiç düşünmeden, tartmadan kolayca evlenen kadın cehaletinin aksi yönünde ise çok ince eleyip sık dokuyan, eğitim düzeyi arttıkça güveni azalan kadınlar vardır. Güvenemediği için evlenemezler. Çevresindeki evlilikler gibi olacaksa hiç olmasın daha iyi derler. Aradığını bulamamak gibi bir kılıf, her şekilde uygun olacaktır nasılsa. Var olmak için yapılan kariyerlere, çalışma hayatına, yükselme hırslarına bir de güven problemi de eklenince evlilik olabildiğince ertelenir.