Edebiyat bilimin küçük aralıklarında çalışır: Her zaman onun gerisinde kalır ya da önüne geçer, tıpkı gündüz biriktirdiklerini geceleyin ışıyan ve bu dolaylı ışıltıyla gelen yeni günü aydınlatan Bologna taşı gibi.
Köprü mitinin insanlık için her zaman önem taşıdığı bilinmektedir: Köprü, ilişkinin, bir başka deyişle, çoğul duruma geçer geçmez , insana özgü olanın simgesidir; resim alanında sık sık işlenen köprülerle ilgili görüntü yoğun bir insanlık duygusu uyandırır. Oysa Kule de bir köprüdür, biçimi de, atılımı da, maddesi de aynıdır, sanki Eiffel yatay köprüler ve kemerli köprüler dizisini alışılmamış bir sonuncu köprü ile taçlandırmış gibidir. Ayakta duran bir köprüdür bu, yeri, kenti, göğe bağlayan bir köprü…
Demirin mitolojisinde; ateş mitinde demirin payı vardır, simgesel değeri ağırlık türünden değil enerji türündendir. Demir aynı zamanda hem güçlüdür hem de hafiftir; ama özellikle bir çalışma, bir işçilik hayal gücüyle bağlantılıdır; salt bir direnç olarak, o, yüce bir öğe ile yani alev ile bir insan enerjisinin yani kas enerjisinin ürünüdür; tanrısı Vulcanus'tur, yaratıldığı yer atölyedir: Eiffel de bunu taçlandırmaktan başka bir şey yapmamıştır; bir yandan demiri, yapılarının biricik kılmakla, öte yandan da Paris göğünde tıpkı Demir'e adanmış bir dikme anıt gibi yükselen, tümüyle demirden bir nesne(Kule) hayal etmekle gerçekleştirmiştir.
Bir kiliseyi, bir müzeyi, gezmek, bir sarayı ziyaret etmek önce onun içine kapanmak demektir, Her keşif bir sahip çıkmadır; bu içeri'yi dolaşma da zaten dışarı tarafından sorulan soruya yanıt verir.