Sistemin en önemli yasasına göre aileden biri yaptıklarının sorumluluğunu üstlenmediği takdirde, onun sorumluluğunu aileden bir başkası üstlenecektir. Kolektif vicdan, kefaret kilidini, biz onu görüp yüzleşip çözene kadar nesilden nesle aktarır.
Kişisel vicdan yaptığım bir yanlışı dengelememi ister. Kolektif vicdan ise, ben bilincinde bile olmadan, belki de hiç tanımadığım bir aile bireyi adına bir şeyleri dengelememi ister.
Kişisel olanla suçluluk duyarım, kolektif olanla bilincimin dışında bir güç tarafından yönetilirim. Bu da bize zihinlerimizde bizi yaptığımız her şeyden ve hareketlerimizin başkaları üzerindeki etkilerinden sorumlu tutan kolektif bir düzlemin yer aldığını gösterir. İster kabul etsin ister etmesin, herkes sorumluluk sahibidir.
Bir aile üyesine önceki kuşaklarda yapılmış haksızlık ya da bir aile üyesinin bir başkasına yaptığı haksızlık, aynı ailenin sonradan gelen bir üyesi tarafından dengelenmelidir.
Ailenin bir parçası olan herkesin, o aileye aidiyet hakkı eşittir. Her bir aile üyesinin, kim olduğundan, aileye ne zaman katıldığından, ne yaptığından bağımsız olarak aile içindeki yerine ilişkin eşit hakkı vardır.
Bir çocuğun yetenekli bir müzisyen, diğerinin hasta veya özürlü, bir diğerinin ise anti-sosyal davranışlar gösteriyor olması aidiyetlerini etkilemez. Geniş aile kapsamında birinin genç ölmüş veya intihar etmiş olması bile bu kişinin aidiyet hakkını değiştirmez. Herkesin aileye ait olması ve eşit saygı görmesi gerekir.
Ait olma hissimizi tehlikeye atacak bir şey yaptıysak, vicdanımız rahatsız olur, suçluluk hisseder ve cezalandırılmayı bekleriz.
Hatta çoğu zaman bu cezayı biz isteriz, çünkü ceza bizi, toplumsal cezaların en kötüsü olan “dışlanmak”tan kurtarır.
Aidiyet ihtiyacımız o kadar güçlüdür ki, ülkemizden ayrıldığımızda ait olduğumuz topluluğun adetlerini abartarak yerine getiririz. Örneğin, Toronto’daki Asya mahallesinde yaşayan Hintli bir kadın, kendi ülkesinin geleneklerine, Delhi’de yaşayan ablasından daha bağlı ve dininin gereklerine daha sadık olabilir.