Reddettiğimize bağlanırız. Ebeveynimizden her şikayet edişimizde onların bize yaptıkları katkıya “hayır” der, bize verdiklerini geri çeviririz. Onları reddederek kendimizi ayrı ve özgür kıldığımızı sanırız ama onlardan böyle olumsuz bir yolla ayrılabilmemiz mümkün değildir. Reddetme bağlayıcı bir ilişki türüdür.
Sonunda çocuk öfkesini mazeret olarak kullanarak ailesini terk eder. Oysa bu terk ediş yüzeyseldir. Öfke duyduğumuz bir kimseyi asla terk edemeyiz. Öfke de, sevgi gibi bağlayıcı bir ilişkidir.
Kavranması gereken, reddettiğimiz şeyin reddedildiği sürece büyük güce sahip olduğudur. Reddetme çabamız reddedilenin güçlenmesine ve bizi izlemesine neden olur. Hortlak sandığımız şey, onun hortlak olduğuna inanmamızdan güç alarak peşimizi bırakmaz. Onun rüzgarda sallanan bir örümcek ağı olduğunu keşfettiğimizdeyse korku geçer. Bakmaya tahammül edemediğimiz şeye bir kere “evet” deyip de baktığımızda, içimizde bir şeyler değişir. Bu salt bir kabullenme değildir. Aynı zamanda korktuğumuz hortlaklara kendimizi açmak ve onlara duyduğumuz sevgimizle yüzleşmektir.
Kişi, aile bağlarının yarattığı kilitlenmeleri aşmak istiyorsa, önce ailesinin kolektif vicdanını anlamalı ve bu vicdanla uyumlanmalıdır. Denge sağlanıp eski hesaplar kapandığında, her şey ve herkes doğru düzene yerleştiğinde, kişi ancak ve ancak o zaman kendi bireysel seçimlerini keşfedecek kadar özgürleşir.