Masumiyet Müzesi benim için bir aşk romanından çok daha fazlasıydı. Bu kitapta aşk; çiçekli, pembe bir şey değil. Daha çok insanın içine çöken, ağır ama vazgeçemediği bir sis gibi.
Orhan Pamuk bu romanda aşkı yüceltmiyor, hatta bazen rahatsız edecek kadar çıplak gösteriyor. Kemal’in Füsun’a olan takıntılı sevgisi bana şunu düşündürdü: Aşk gerçekten masum olabilir mi? Yoksa biz mi ona masumiyet yakıştırıyoruz?
Kemal karakteri bence sevdiğini söyleyen ama aslında sahip olmak isteyen bir adam. Füsun ise hem kırılgan hem güçlü. Onun hayatın içinde savrulması, susuşları, kabullenişleri beni daha çok etkiledi. Kitabı okurken çoğu zaman Füsun’a üzüldüm. Çünkü sevilen olmak bazen sevmekten daha ağır.
Roman boyunca eşyalar, anılar, sigara izmaritleri, küçük detaylar… Hepsi bir aşkın müzesine dönüşüyor. Bu fikri çok çarpıcı buldum. Bir insanın sevdiği kişiyi kaybettikten sonra geriye kalan şeylere tutunması hem romantik hem ürkütücü. Sanki aşk bazen yaşayan bir insandan çok, hatıralara âşık olmak gibi.
Kitabın dili ağır ama duygusu derin. Yavaş ilerliyor ama sindire sindire. Okurken acele edemiyorsun çünkü her cümle bir iç hesaplaşma gibi. En çok da şu fikir aklımda kaldı: İnsan mutlu olduğu anı değil, o anın kayboluşunu hatırlıyor.
Bu roman bana aşkın bazen iyileştirmek yerine büyüttüğünü, büyüdükçe de insanı içine hapsettiğini düşündürdü. Ama yine de şunu itiraf edeyim… Kemal’i kızarak okudum ama bırakamadım. Çünkü o kadar gerçekti ki.
Bence “Masumiyet Müzesi” bir aşk hikâyesinden çok, insanın takıntılarıyla kurduğu bağın hikâyesi. Ve belki de en masum sandığımız duyguların en karmaşık olanı.
Hedef alıp vursan da
Özenli sözlerinin oklarıyla
Süslemeyeceğim harfleri
Adını oluşturanların dışında
Dökmeyeceğim yüreğimi
Kimsenin gözlerine
Ey aşk, beni yağmala
Ateş et arka arkaya aşk
Beni tara
Bilsin, hiç bir şey umrumda değil
Dağlarım yaralarımı çabuk geçsin
Öğrenirken hasretinle sevişmeyi
Gözyaşlarım akabilirler özgürce
İçimde öyle güzelsin ki
Onu kirletmeyeceğim seninle