Tüm sanat tarihi boyunca, iki karşıt sürecin karşılıklı gidip gelişine, diyalektik ilişkisine tanık olunmuştur: Bir yanda, sanat yoluyla bireyi toplumsallaştırmanın en etkin yollarını bulmak için toplumun duyduğu sürekli gereksinim, tarihin akışı içinde olduğu gibi sürüp gitmiş, sanatın en eski çağlarda oluşmuş işlevsel yapısının değişmeden kalmasına yol açmıştır. Öte yanda, toplumun yaşam koşullarında durmadan meydana gelen değişimler, toplumun gereksinimleri, çıkarları ve idealleri, sanatsal etkinliğin daha eski çağlarda oluşmuş yapısını sürekli değişime uğratmıştır.
Böylece, her tarihsel çağda sanat, hem sanat olarak kalmış hem de dönüşüme uğramıştır. Her seferinde yeni gereksinimleri karşılamaya yönelmiş, ancak bunu yaparken de önceden biriken sanatsal deneyimlerden yola çıkmıştır. Sanatın özellikleri, içinde bulunduğu biçimler, diğer toplumsal bilinç biçimleriyle olan ilişkileri, zihinsel üretim sistemi içindeki yeri sürekli değişmiş; ancak sanat, hep sanat olarak kalmıştır. Yeryüzünde insanlar, toplum ve kültür olduğu sürece de sanat, varlığını sürdürmeye devam edecektir.